El aldım
6 metrekarelik dükkân dönemlerimdi…
İnsan o dönemlerde sadece ticaret yapmıyor; can sıkıntısından bazen deneysel çalışmalara da başlıyor.
Dükkânın tam çaprazında bir kadın kuaförü vardı.
İçeride 8–10 kadın çalışıyordu.
Tuvalete gitmek için de sürekli benim dükkânın önünden geçiyorlardı.
İçlerinden biri vardı: Bahar.
Çok sevdiğim, enerjik, neşeli bir kardeşimdi.
Bir gün kapıdan çıktı ama… perişan haldeydi.
Başını yana eğmiş, yüzü düşmüş, gözleri yarı kapalı şekilde ağır ağır yürüyordu.
“Bahar bu ne hâl?” dedim.
“Abi…” dedi, “başım çatlıyor… kaç tane ilaç içtim geçmedi…”
Gerçekten hâline bakınca insanın içi gidiyordu.
Tam o anda içime muziplik düştü.
“Gel hele şöyle otur,” dedim.
Merakla oturdu.
Sesimi iyice alçalttım:
“Şimdi sana bir şey yapacağım… ama bu kesinlikle aramızda kalacak.”
Bir anda yüzündeki ifade değişti.
Ağrısının yarısı o anda gitmişti zaten.
Gözleri büyüdü.
“Ne yapacaksın abi?” dedi.
Biraz daha gizemli konuşmaya başladım:
“Ben rahmetli dedemden el aldım.”
Bunu söylerken ciddi durmaya çalışıyorum ama içimden kahkahalar atıyorum.
“Bugüne kadar kimseye söylemedim. Bazı özel yeteneklerim var. Seni böyle görünce dayanamadım.”
Bahar nefesini tutmuş beni dinliyordu.
Kadın o an artık baş ağrısını falan unutmuştu.
Masanın karşısına geçti.
Ben de başladım tarif etmeye:
“Şimdi öne eğil… dirseklerini dizlerine koy… işaret parmaklarını kaşlarının bitimine bastır… ve gözlerini kapat.”
Dediklerimi harfiyen yapıyordu.
Artık tamamen role girmiştim.
“Şimdi…” dedim, “gökyüzündeki bulutları hayal et…”
“Bulutlar yavaş yavaş dağılıyor… ve arkada masmavi bir gökyüzü kalıyor…”
“Bulutlar dağıldıkça… başındaki ağrı da gidiyor…”
Bir ara gözlerini açacak gibi oldu.
“SAKIN AÇMA!” dedim.
Kadın resmen transa girmişti.
Ben bu sırada yarım kalan çayı içiyorum. Bir de sigara yakmışım.
Birkaç dakika sonra:
“Tamam,” dedim. “Gözlerini açabilirsin.”
Bahar gözlerini açtı.
Bir anda yüzü değişti.
“Abii ! Geçti!” diye haykırdı.
Sonra mutluluktan boynuma sarıldı.
“Abi inanamıyorum… akşamdan beri geçmeyen ağrı gitti!”
“Tamam tamam…” dedim. “Cıvıtma. Ama unutma… bu sadece ikimizin arasında kalacak.”
Hayran hayran bakarak dükkândan çıktı.
Ben içeride tek başıma kahkaha atıyorum.
Ama hikâye burada bitmedi tabii.
Ertesi gün Bahar dükkânın önünden geçerken bana öyle bakıyor ki… sanki Himalayalar’da inzivadan yeni dönmüş bir bilge kişiyim.
Gözlerinde resmen mistik saygı vardı.
İki gün sonra akşamüstü yine geldi.
Bu kez suç işlemiş çocuk gibi mahcup.
Ellerini ovuşturuyor.
“Abi…” dedi, “bir şey diyeceğim ama kızma…”
Daha cümlesini bitirmeden bağırdım:
“Baharrr! Kuaförde anlattın değil mi?”
Panik yaptı hemen:
“Yok abi vallahi herkese anlatmadım!”
“Eeee?”
“Sadece Mehtap’a söyledim… onun da başı çok ağrıyor…”
Koptum içimden tabii.
“Çağır gelsin,” dedim.
Mehtap geldi.
Aynı seremoni. Aynı bulutlar. Aynı mavi gökyüzü.
Bu kez biraz daha profesyonelleşmişim.
Arada kaş çatıyorum falan.
Kadın birkaç dakika sonra gözlerini açtı:
“Gerçekten geçti!”
İkisi de bana sanki NASA’dan gizli proje yürütüyormuşum gibi bakıyor.
Artık dayanamadım.
“Gel oturun şöyle,” dedim.
Sonra gerçeği anlattım.
“Bakın kızlar,” dedim.
“Benim ne rahmetli dedemden aldığım bir sır var, ne de doğaüstü bir gücüm.”
“Dün siz gözlerinizi kapatıp bulutların dağılmasını hayal ederken ben burada çay içiyor, sigara içiyordum.”
Önce güldüler..
Ama sonra düşündüler.
Aslında geçen şey baş ağrısından daha ilginçti.
Çünkü ortada gerçekten var olmayan bir güce inanmışlardı.
İnsan zihni bazen çok ilginç çalışıyor.
Bir şeyi ne kadar güçlü biçimde beklersek, bazen onun etkisini gerçekten yaşamaya başlıyoruz.
Korkularımızın büyümesi de böyle…
Cesaretimizin artması da…
Umudumuzun yeşermesi de…
Bazen bir söz, bazen bir bakış, bazen de hiçbir gerçekliği olmayan bir hikâye bile insanın üzerinde beklenmedik etkiler oluşturabiliyor.
Belki de bu yüzden insanlar tarih boyunca türlü muskaların, sahte şifacıların, falcıların, üfürükçülerin ve kendilerini özel güç sahibi gibi gösteren kişilerin peşinden gitmişler.
Çünkü insanlar çoğu zaman gerçeğe değil, umutlarına tutunuyor.
O gün Bahar’ın baş ağrısı gerçekten geçmiş miydi?
Belki.
Ama geçen şey benim elimden çıkan bir güç değildi.
Onun kendi zihninin, kendi inancının ve kendi beklentisinin oluşturduğu bir etkiydi.
O gün küçük dükkânda şunu bir kez daha anladım:
İnsan bazen kandırıldığı için değil, inanmak istediği için kanıyor.
Bu yüzden hayatın içinde karşılaştığımız her iddiaya, her mucize hikâyesine ve her “sadece bende var” diyen kişiye biraz mesafeden bakabilmek gerekiyor.
Çünkü bazen en büyük güç; başkasının anlattığı hikâyeye kapılmak değil, kendi aklını da yanında götürebilmektir.
Yıllar sonra dönüp baktığımda o günün bana öğrettiği şeyin baş ağrısından çok daha farklı olduğunu görüyorum.
Çünkü o gün değişen şey gerçekler değildi.
Sadece algı değişmişti.
Ben aynı bendim.
Dükkân aynı dükkândı.
Çay aynı çaydı.
Ama Bahar’ın zihnindeki algı değişince, yaşadığı deneyim de değişmişti.
Hayatın birçok alanında da durum bundan çok farklı değil aslında.
İnsanlar çoğu zaman gerçeklere değil, gerçek sandıkları algılara tepki veriyor.
Bazen bir insanı hiç tanımadan sever ya da sevmezler.
Bazen bir ürünü kullanmadan iyi veya kötü olduğuna karar verirler.
Bazen bir kalabalığın peşine takılır, bazen de korkularının peşinden sürüklenirler.
Çünkü algı, gerçeğin önüne geçtiğinde insan artık olanı değil, kendisine gösterileni görmeye başlıyor.
Belki de bu yüzden reklamlar var.
Propagandalar var.
Manipülasyonlar var.
Ve insanları etkilemek için kurulmuş sayısız düzen var.
Çünkü insanı yönetmenin en kolay yolu çoğu zaman gerçeği değiştirmek değil, gerçeği nasıl gördüğünü değiştirmektir.
O gün küçük dükkânda iki genç kızın baş ağrısı üzerinden gördüğüm şey buydu.
İnsan bazen bilgi eksikliğinden değil, algısının yönlendirilmesinden dolayı yanılabiliyor.
Bu yüzden yıllar içinde öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu oldu:
Duyduğum her şeye hemen inanmamaya çalışmak…
Gördüğüm her şeyi olduğu gibi kabul etmemek…
Ve özellikle de bana sunulan algıyla, gerçeğin aynı şey olup olmadığını sorgulamak.
Çünkü özgürlük, sadece seçim yapabilmek değildir.
Özgürlük; seçimlerini kendi aklıyla yapabilmektir.
Ve akıl, algının değil gerçeğin peşinden yürüdüğü sürece insana en güvenilir yol arkadaşı olur.
Çünkü bazen insanı zincire vuran şey demir değildir; sorgulanmadan kabul edilmiş algılardır.
✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri