Temmuz 18, 2026

Manda ehliyetimin iptal edildiği gün

ile Ali İhsan Sivri

Bizim çocukluğumuzda akülü araba yoktu.

Uzaktan kumandalı araba desen, onu zaten televizyonda bile zor görürdük.

Bisiklet vardı ama herkeste yoktu. Olan da mahallenin zengini sayılırdı. Birinin bisikleti varsa, geri kalan çocuklar sıraya girer, beş dakika binmek için saatlerce peşinden koşardı.

Ama bizim de ulaşım araçlarımız vardı.

Hem de öyle şarjı biten cinsten değil.

Bizim Ferrari’miz…

Manda yavrusuydu.

Şimdiki çocuklara anlatsan inanmazlar belki ama bizim için gayet normaldi. Bir manda yavrusu gördüğümüzde aklımıza süt, yoğurt falan gelmezdi.

Biz doğrudan ulaşım sektörüne girerdik.

Binerdik sırtına.

Direksiyon yok.

Fren yok.

Korna yok.

Emniyet kemeri zaten hak getire.

Varsa yoksa…

Kuyruk.

Çünkü köyde kendi imkânlarımızla keşfettiğimiz çok önemli bir fizik kuralı vardı:

Manda gitmiyorsa… kuyruğunu çevir.

Gerçekten de gidiyordu.

Hem de öyle böyle değil.

Bugün düşünüyorum da, aslında sistem oldukça basitti.

Gaz pedalı yoktu.

Vites yoktu.

Debriyaj hiç yoktu.

Sadece kuyruğa hafif bir müdahale…

Ve motor çalışıyordu.

Üstelik yakıt derdi de yoktu.

Benzin zamlandı mı, motorin kaç lira oldu mu, depo dolacak mı diye düşünmezdik.

Yakıtını kendi buluyordu.

Bizim tek görevimiz binmekti.

Gerçi bugün düşünüyorum da…

Belki de manda açısından bakıldığında durum biraz farklıydı.

Biz kendimizi şoför sanıyorduk.

Manda ise muhtemelen sırtına izinsiz binmiş, kuyruğuyla oynayan birtakım çocuklardan kurtulmaya çalışıyordu.

Ama çocukken insan olaylara hep kendi tarafından bakıyor.

Mandanın fikrini soran yoktu.

Tabii her teknolojide olduğu gibi bunda da kullanım kılavuzunu okumak gerekiyormuş.

Biz okumamıştık.

Zaten kullanım kılavuzu da yoktu.

Bir gün yine manda yavrusunun sırtındaydım.

Kendimi oldukça tecrübeli hissediyordum.

Sonuçta daha önce de binmişliğim vardı.

İnsan birkaç kez bir şeyi kazasız belasız yapınca, nedense o konuda uzman olduğunu düşünmeye başlıyor.

Ben de herhâlde kendimi köyün profesyonel manda pilotu sanıyordum.

Manda ağır ağır yürüyordu.

Bense daha fazla hız istiyordum.

Gençlik işte…

Gerçi kaç yaşındaydım bilmiyorum ama insanın hız tutkusu demek ki çok erken başlıyormuş.

Kuyruğa uzandım.

Biraz çevirdim.

Manda hızlandı.

Hoşuma gitti.

Biraz daha çevirdim.

Biraz daha hızlandı.

İşte hata da tam burada başladı.

Çünkü insanın eline biraz güç geçince…

Nedense bir kez daha denemek istiyor.

Sanırım heyecana kapıldım.

Kuyruğu biraz fazla çevirdim.

“Biraz” dediysem…

Mandanın da farklı düşündüğü bir “biraz.”

O ana kadar altında oturduğum hayvan bir anda beni taşıyan araç olmaktan çıktı.

Fırlatma rampasına dönüştü.

Ne olduğunu anlamadan manda ileri doğru bir hamle yaptı.

Ben geriye doğru gittim.

Sonra yukarı.

Sonra…

Hayatımda ilk defa kendi isteğim dışında uçtum.

Hem de hiç planlamadan.

İniş takımlarım da açılmadı.

Havada kaldığım o birkaç saniyeyi bugün bile hatırlıyorum.

İnsan düşerken zaman gerçekten yavaşlıyor mu bilmiyorum ama benim gözümün önünde tek bir şey vardı:

Karşımda…

Kocaman bir diken çalısı.

O anda insanın aklından çok şey geçmesi gerekir diye düşünürsünüz.

Hayatı…

Annesi…

Babası…

Yaptığı hatalar…

Benim aklımdan geçen tek şey şuydu:

“İnşallah oraya düşmem.”

Düştüm.

Hem de insan normalde çalının kenarına düşer.

Ben…

Tam ortasını buldum.

Sanki köyde biri hedef tahtası çizmiş de ben de havadan gelip on ikiden vurmuşum.

İnsan bazen hayatta istemediği şeyleri kendine çağırıyor derler ya…

Ben o gün diken çalısını doğrudan adresime teslim almıştım.

Bir süre kıpırdayamadım.

Çünkü nereye dokunsam…

Orada diken vardı.

Saçımda diken.

Kolumda diken.

Pantolonumda diken.

Sırtımda diken.

Hatta o gün anladım ki…

Dikenin ulaşamayacağı yer yokmuş.

İnsan diken çalısının içine düşünce hemen kalkamıyor.

Önce bir durum değerlendirmesi yapıyor.

Elini oynatıyor.

Batıyor.

Ayağını oynatıyor.

Batıyor.

Başını kaldırıyor.

Başka yerden batıyor.

Bir süre sonra insan hareket etmemeyi öğreniyor.

Ben de çalının ortasında öylece kaldım.

O an ilk kez ulaşım aracımla aramızdaki ilişkinin tek taraflı olduğunu düşündüm.

Ben mandayı seviyordum.

Mandanın benim hakkımdaki düşüncelerinden ise artık pek emin değildim.

Köylüler koşarak geldi.

Kimisi bana baktı.

Kimisi mandaya.

Kimisi de belli etmemeye çalışarak gülüyordu.

Çünkü köy yerinde bir çocuk diken çalısının ortasına düşmüşse önce geçmiş olsun denir.

Sonra mutlaka gülünür.

Beni çalının içinden çıkarmaya başladılar.

Birisi kolumdan tuttu.

Birisi dikenleri ayırdı.

Birisi pantolonuma takılanları çıkardı.

Ben kurtarılmayı beklerken gözüm mandaya takıldı.

Biraz ileride durmuş, bana bakıyordu.

Kaçmamıştı bile.

Öyle sakin…

Öyle vakur…

Sanki bütün bu yaşananlarla hiçbir ilgisi yokmuş gibi.

Bir an göz göze geldik.

Ben dikenlerin ortasındaydım.

O ise sapasağlam ayakta.

Sanırım o gün aramızdaki tartışmayı kimin kazandığı konusunda ikimizin de şüphesi yoktu.

Ama bakışında tuhaf bir ifade vardı.

İnanın, konuşabilse bana şunu söylerdi:

“Bir daha kuyruğumla uğraşma.”

Doğrusu…

Mesajı gayet net almıştım.

O günden sonra manda görünce kuyruğuna değil…

Gözlerine bakmaya başladım.

Yıllar geçti.

Arabalar kullandım.

Direksiyonlara oturdum.

Gaz pedalına bastım.

Frene bastım.

Hayatta da bazen hızlanmak istedim.

Bazen önümdeki şeylerin daha çabuk olmasını…

İnsanların benim istediğim gibi davranmasını…

Hayatın benim istediğim yöne gitmesini istedim.

Ama yıllar sonra dönüp baktığımda, o manda yavrusunun bana çocukken öğrettiği şeyi daha iyi anlıyorum.

Her şeyi hızlandırmak gerekmiyor.

Her şeyi zorlayarak istediğimiz yöne çeviremiyoruz.

Bazen karşımızdakinin de bir iradesi var.

Bazen hayatın da…

Ve insan, kontrolün tamamen kendisinde olduğunu düşündüğü anda kendini hiç hesapta olmayan bir diken çalısının ortasında bulabiliyor.

Üstelik hayatın diken çalıları her zaman dikenli olmuyor.

Bazen bir hayal kırıklığı oluyor.

Bazen yanlış bir karar.

Bazen de ısrarla zorladığımız hâlde bir türlü açılmayan bir kapı.

İnsan yıllar geçtikçe şunu öğreniyor:

Belki de bazı kapıları daha sert itmek gerekmiyor.

Belki de bazı şeylerin kuyruğunu biraz daha fazla çevirmemek gerekiyor.

Çünkü hayat bazen “dur” dediğinde durmazsak…

Bizi durdurmanın başka bir yolunu buluyor.

Bazı dersler okulda öğretilmiyor.

Bazılarını kitaplardan okumuyoruz.

Bazılarını da kimse oturup anlatmıyor.

Hayat çıkarıyor karşımıza.

Kimi zaman bir insanla…

Kimi zaman bir olayla…

Kimi zaman da bir manda yavrusuyla.

Sonra cevabını veriyor.

Çünkü bazı hayvanlar konuşmaz.

Ama cevabını öyle bir verir ki…

İnsan ömür boyu unutmaz.

Ben de unutmadım.

O gün manda ehliyetim iptal edildi.

Bir daha da geri alamadım.

Ama galiba iyi de oldu.

Çünkü o gün sadece mandadan düşmedim.

Biraz da fazla özgüvenimden düştüm.

Hem de dikenlerin tam ortasına.

Ve yıllar sonra anladım ki…

Hayatta her şeyin direksiyonu insanın elinde olmuyor.

Bazen bunu anlamak için de…

Bir manda yavrusunun sırtından uçmak gerekiyor.

 

✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri