Ekmek sepeti
Askerde maaş desen…
Yok denecek kadar az.
Cebimizdeki para, ay sonunu görmek için dua ediyordu.
Ama çarşı izni…
İşte o bambaşka bir şeydi.
Kışlanın dışına çıkınca insanın canı öyle bir et çekiyor ki…
Sanki bütün dünya mangal yapıyordu da bir tek sen davet edilmemiştin.
Devremle birlikte çarşıya çıktığımız günlerden biriydi.
Bir lokantaya girdik.
Garson geldi.
Elinde not defteri.
Hazır bekliyor.
Biz de menüye bakıyoruz.
Başladık ciddi ciddi toplantıya.
“Bugün döner mi yesek?”
“Yok ya… Kebap daha iyi.”
“Külbastı da güzel aslında.”
“Olabilir…”
Garson hâlâ ayakta.
Biz hâlâ et çeşitlerini tartışıyoruz.
Bizi gören, iki gurmenin yeni menü hazırladığını sanırdı.
Oysa ikimizin cebindeki para…
Bir dürümün yanına ayran bile almaya yetmiyordu.
En sonunda ben, sanki büyük bir stratejik karar vermiş gibi dedim ki:
“Önce iki az çorba söyleyelim.”
“Sonra karar veririz.”
Garson da herhâlde,
“Et seçmekte zorlanıyorlar.”
diye düşündü.
İki az çorba geldi.
Ama bizim asıl dikkatimizi çeken…
Masanın ortasındaki kocaman ekmek sepetiydi.
Öyle küçük bir sepet değil.
İçine dört ekmek rahat sığardı.
Çorbanın ilk kaşığını mı aldık…
Ekmeklerin son dilimini mi…
Bugün bile hatırlamıyorum.
Tek bildiğim…
Çorba yavaş yavaş eksiliyordu.
Ekmek ise…
Çok hızlı.
Bir dilim…
İki dilim…
Üç…
Derken sepet bomboş kaldı.
Biz çorba içmiyorduk.
Sanki ekmeği çorbaya banarak ana yemek yapıyorduk.
Garson tekrar geldi.
Defter elinde.
Gülümseyerek sordu:
“Başka bir isteğiniz var mı?”
Ben gayet ciddi bir ifadeyle:
“Şimdilik düşünmüyoruz.”
dedim.
Sanki birazdan kuzu tandırla devam edeceğiz.
Hesabı ödedik.
İki az çorba…
Ve mutlu mutlu çıktık.
Bu sistem harikaydı.
İlk çarşı izni…
Başarılı.
İkinci çarşı izni…
Yine aynı lokanta.
Yine iki az çorba.
Yine eksilen çorba…
Kaybolan ekmekler.
Hayat güzeldi.
Üçüncü çarşı izninde…
Daha kapıdan yeni girmiştik ki…
Lokantanın sahibi bizi uzaktan gördü.
Yanımıza doğru yürüdü.
İçimden dedim ki:
“Vay be…
Demek bizi müşteri olarak hatırladı.”
Adam geldi.
Omzuma dokundu.
Gayet sakin bir sesle dedi ki:
“Kardeşim…
Verdiğiniz iki az çorba parası…”
Kısa bir durdu.
“…Yediğiniz ekmekleri karşılamıyor.”
Sonra da hiç unutamadığım o cümleyi söyledi:
“Siz bir daha gelmeyin.”
Bir an sustuk.
Devremle birbirimize baktık.
Ne diyeceğimizi bilemedik.
Hayatımda ilk defa…
Bir lokantadan…
Et yemeden meşhur olmuştum.
Kapıdan çıktık.
İçimde tuhaf bir his vardı.
Bir yandan utanıyordum.
Bir yandan da gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
Aradan yıllar geçti.
Şimdi o günü düşündüğümde…
Ne lokantacıyı suçlayabiliyorum…
Ne de o iki askeri.
Adam haklıydı.
Biz de…
Kendi şartlarımız içinde haklıydık.
O gün cebimizde para yoktu.
Ama yine de arkadaşlığı, çarşı iznini ve o küçücük özgürlük hissini doyasıya yaşamaya çalışıyorduk.
Belki de bu yüzden…
O günün en güzel yemeği çorba değildi.
Ekmek de değildi.
Yan yana oturup aynı yokluğu paylaşabilmekti.
İnsan gençken, yokluklarını gizlemeye çalışıyor.
Sanki utanılması gereken şey, cebinin boş olmasıymış gibi geliyor.
Oysa yıllar geçince anlıyor ki…
İnsan cebindeki parayı değil…
O günlerde yanında yürüyen insanları, paylaştığı lokmaları ve birlikte gülmeyi hatırlıyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda…
En pahalı lokantalarda ne yediğimi çoğu zaman hatırlamıyorum.
Ama iki az çorbayı, bir ekmek sepetini ve o mahcup gülümsemeyle çıktığımız lokantayı bütün ayrıntılarıyla hatırlıyorum.
Meğer insanı doyuran sadece yemek değilmiş.
Yıllar sonra bile gülümseyerek anlatabildiği hatıralarmış..
✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri