Ağustos 30, 2026

Rüzgârı içinden geçirmek

ile Ali İhsan Sivri

Yaz aylarında güneş tam verandaya bakan taraftan doğuyor.
Sabahın ilk saatlerinden yaklaşık on bire kadar verandadaki masanın üzerine öyle bir vuruyor ki..

Bir süredir oraya bez bir güneşlik germiştim.
Hem masayı hem de verandayı koruyordu.
Geçenlerde gece çok kuvvetli bir fırtına çıktı.
Rüzgâr sabaha kadar öyle sert esti ki, zaman zaman dışarıdan gelen seslere uyandım. Sabah verandaya çıktığımda güneşlik paramparçaydı.
Elimde eskisinin neredeyse üç katı büyüklüğünde başka bir bez güneşlik vardı.
“Bunu takayım,” dedim.
Taktım.
Ama bu kez başka bir sorun çıktı.
Bez o kadar büyüktü ki bırakın fırtınayı, normal bir rüzgârda bile şişmeye başlıyordu. Rüzgârı bütün yüzeyiyle karşılıyor, tıpkı bir yelkenli geminin yelkeni gibi geriliyordu.
Baktıkça şunu düşünüyordum:
“Bu ilk ciddi fırtınada gider.”
Sonra aklıma bir fikir geldi.
Sorun bezin yeterince sağlam olmaması değildi.
Sorun, rüzgârın gidecek hiçbir yerinin olmamasıydı.
Rüzgâr güneşliğe çarpıyor, bez onu bütün gücüyle karşılamaya çalışıyordu.
Elime makası aldım.
Binbir zahmetle gerdiğim, yepyeni güneşliğe kendi ellerimle delikler açmaya başladım.
Bir tane.
Bir tane daha.
Derken yirmi, otuz tane…
Dışarıdan bakan biri görse muhtemelen şöyle düşünürdü:
“Adam yeni taktığı güneşliği deliyor.”
Haklıydı da.
Deliyordum.
Ama onu zayıflatmak için değil, ayakta tutabilmek için.
Sanki zamanlamayı bekliyormuş gibi aynı akşam yine şiddetli bir fırtına çıktı.
Sabaha kadar sürdü.
Bahçeden ve verandadan sağa sola uçuşan saksıların, eşyaların sesleri geliyordu.
Yapabileceğim bir şey yoktu.
Bekledim.
Nasıl olsa sabah görecektim.
Sabah büyük bir merakla verandaya çıktım.
Fırtına gerçekten de her yeri birbirine katmıştı.
Saksılar devrilmiş, eşyalar savrulmuştu.
Ama o kocaman bez parçası…
Yerindeydi.
Üzerine açtığım onlarca deliğe rağmen değil.
Belki de onlar sayesinde.
Bir süre güneşliğe baktım.
Sonra insanı düşündüm.
Biz de hayatın karşısında bazen o bez parçası gibi davranmıyor muyuz?
Her şeyi göğüslemeye çalışıyoruz.
Söylenen her sözü…
Yaşanan her hayal kırıklığını…
Her haksızlığı…
Her kaybı…
Her korkuyu…
Rüzgârı durdurabilecekmişiz gibi geriliyoruz.
“Ben dayanırım.”
“Ben hallederim.”
“Ben güçlüyüm.”
Ve hayat üfledikçe biz biraz daha şişiyoruz.
Biraz daha geriliyoruz.
Oysa belki de güçlü olmak, önümüze gelen bütün rüzgârları durdurabilmek değildir.
Bazılarının içimizden geçmesine izin vermektir.
Her sözü tutmamak.
Her şeyi kendimize dert etmemek.
Bazı insanları bırakmak.
Bazı yaşanmışlıkları taşımaktan vazgeçmek.
Bazı soruların cevabını bulmadan yolumuza devam edebilmek.
Çünkü insanın da bazen hava deliklerine ihtiyacı var.
Nefes alacağı küçük boşluklara…
Hayatın içinden geçip gidebileceği yerlere.
İşin tuhafı şu:
O güneşliğe delik açarken onu bozduğumu sanabilirdiniz.
Ama aslında onu koruyordum.
Belki insan için de böyledir.
Her açılan delik eksiklik değildir.
Her vazgeçiş yenilgi değildir.
Her bıraktığın şey seni zayıflatmaz.
Bazen bizi ayakta tutan şey, sımsıkı tutunduklarımız değil…
İçimizden geçip gitmesine izin verdiklerimizdir.
Rüzgâr yine esecek.
Bunu engelleyemeyiz.
Mesele, her rüzgâr çıktığında onunla savaşmak değil.
Bazen mesele, rüzgâra içimizde bir geçiş yolu bırakmaktır.

 

✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri