Temmuz 28, 2026

Bir hayalin ağırlığı

ile Ali İhsan Sivri

İnsan, yıllarca zihninde taşıdığı bir şeyin gerçekten kaç gram geldiğini ilk kez eline aldığında öğreniyor.

Bugün kapımda bir koli vardı.

Sıradan bir koli aslında. Mukavva, bant, kargo etiketi… Dışarıdan bakınca içinde ne olduğunu bilmeyen biri için açılıp kenara bırakılacak kutulardan biri.

Ama ben kapağını açmak için acele ederken, yıllardır aklımın bir köşesinde duran bir şeye dokunmak üzere olduğumu biliyordum.

Yayınevinden gönderilen kitaplarım gelmişti.

Bandı açarken garip bir heyecan vardı içimde. Biraz sabırsızlık, biraz merak, biraz da tarif etmekte zorlandığım bir tedirginlik…

Doğumhanenin kapısında bekleyen babalar gibi hissediyordum kendimi.

Aylarca var olduğunu biliyorsun.

Ortaya çıkması için uğraşıyorsun.

Nasıl olacağını merak ediyorsun.

Bazen endişeleniyorsun, bazen sabırsızlanıyorsun.

Ama henüz görmemişsin.

Sonra o kapı açılıyor.

Benimki doğumhane kapısı değildi elbette.

Bir koli kapağıydı.

Ama açıldığında yaşadığım duygu, bir şeyin dünyaya gelmesinden çok da farklı değildi.

Kitabı kolinin içinden çıkarıp ilk kez elime aldım.

Bir süre baktım.

Kapağını zaten yüzlerce kez görmüştüm. Bilgisayarda, telefonda, dosyalarda… İçindeki cümleleri de biliyordum. Bazılarını defalarca okumuş, değiştirmiş, silmiş, yeniden yazmıştım.

Ama insanın bildiği bir şeyi ilk kez görmesi diye bir şey varmış.

Ekranda duran bir kapak değildi artık.

Elimdeydi.

Sayfaları vardı.

Ağırlığı vardı.

Kokusu vardı.

Masaya bıraksam ses çıkaracaktı.

İşte o anda aklımdan garip bir düşünce geçti:

Bir hayal, gerçekleştiğinde ağırlık kazanıyormuş.

Yıllardır zihnimde taşıdığım şey artık avuçlarımın arasındaydı.

Ve ben kitaba bakarken aslında kitabı görmüyordum.

Geçen zamanı görüyordum.

Yıllardır, geçtiğim yolları bir gün yazıya dökmek istiyordum. Yaşadıklarımın, öğrendiklerimin, düştüğüm yerlerin, yeniden kalktığım zamanların sadece hafızamda kalmasını istemiyordum.

Geçip gitmesinler istiyordum.

Benden sonra da bir yerde dursunlar.

Belki bir gün hiç tanımadığım biri bir sayfayı açsın ve benim yıllar önce geçtiğim bir yerde kendisini bulsun.

Bu düşünce uzun zamandır vardı.

Ama düşünceydi.

İstekti.

“Bir gün…”

İnsanın hayatındaki en tehlikeli zamanlardan biridir belki de “bir gün.”

Çünkü takvimde öyle bir gün yoktur.

Pazartesi vardır.

Salı vardır.

1 Ocak vardır.

Ama “bir gün” yoktur.

Benim “bir gün”üm 1 Ocak 2026’da tarihe dönüştü.

O gün kendime, artık bunu yapacağımı söyledim.

Aslında dışarıdan bakıldığında çok büyük bir şey olmadı.

Gökyüzü yarılmadı.

Bir işaret gelmedi.

Hayat önümden çekilip bana yol açmadı.

Sadece karar verdim.

Fakat bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, bazı kararlar verildiği anda hayatı değiştirmiyor.

Önce insan baktığı yönü değiştiriyor.

Sonra zamanını.

Sonra önceliklerini.

Sonra davranışlarını.

Ve bunlar değişmeye başladığında, hayat da yavaş yavaş onların peşinden geliyor.

Çünkü karar verdiğim gün kitap elimde değildi.

Ertesi gün de değildi.

Bir hafta sonra da.

Arada yazılması gereken sayfalar vardı. Üzerinde düşünülmesi gereken cümleler, vazgeçilen bölümler, yeniden başlanılan yerler, yorulduğum günler, beklemeler, düzeltmeler…

Yani hayalle sonuç arasındaki o sevimsiz bölüm vardı:

Emek.

İnsan çoğu zaman hayalin kendisini sever.

Sonucu sever.

Bir kitabın kapağını, kurduğu işin tabelasını, aldığı evin anahtarını, ulaştığı hedefi…

Fakat hayat, hayalleri sonuç kısmından teslim etmiyor.

Arasına günler koyuyor.

Tekrarlar koyuyor.

Sıkılmayı koyuyor.

Belirsizliği koyuyor.

Bazen “Olacak mı gerçekten?” sorusunu koyuyor.

Ve sanırım istemenin gücü de tam burada yanlış anlaşılıyor.

Bir şeyi çok istemek, oturup onu düşününce hayatın onu önüne bırakması değil.

Gerçekten istemek, zihninin sürekli aynı yöne dönmesi demek.

Fırsatları o yönde görmeye başlamak.

Zamanını ona göre kullanmak.

Vazgeçmen gerektiğinde ne için vazgeçtiğini bilmek.

Düştüğünde aynı yöne doğru yeniden kalkmak.

Yani odaklanmak.

Bunu hayatım boyunca onlarca kez yaşadım.

Bir şeyi gerçekten kafama koyduğumda, önce uzakta görünürdü.

Sonra onunla ilgili bir şey yapardım.

Sonra bir şey daha.

Bazı günler büyük adımlar atardım, bazı günler neredeyse yerimde sayardım.

Ama aynı yöne bakmaya devam ettiğim sürece aradaki mesafe azalırdı.

İnsan yürürken bunu pek fark etmiyor.

Çünkü her gün attığı adım küçük.

Bir sayfa.

Bir telefon.

Bir görüşme.

Bir düzeltme.

Bir deneme.

Bir kez daha başlamak…

Hiçbiri tek başına hayat değiştirecek kadar büyük görünmüyor.

Sonra bir gün kapına bir koli geliyor.

Ve bütün o küçük şeyler aynı kutunun içinden çıkıyor.

Bugün kitabı elimde tutarken yalnızca altı aylık bir çalışmanın sonucuna bakmadım.

Hayatımda defalarca karşıma çıkan aynı gerçeğe bir kez daha baktım:

İnsan bir yöne gerçekten odaklandığında, hayatındaki dağınık parçalar zamanla o yönün etrafında toplanmaya başlıyor.

Bunun adı mucize değil.

Belki biraz cesaret.

Biraz inat.

Çokça emek.

Ve en çok da karar.

Çünkü bazı hayaller ulaşılmaz oldukları için uzakta değildir.

Biz henüz onlara doğru yürümeye başlamadığımız için uzaktadır.

Belki yıllarca istediğimiz şeylerin bazılarıyla aramızdaki en büyük mesafe de budur:

“İstiyorum” ile “başlıyorum” arasındaki mesafe.

Bugün kolinin başında bunu düşündüm.

Altı ay önce elimde hiçbir şey yoktu.

Daha doğrusu vardı.

Bir fikir vardı.

Bir karar vardı.

Ve gidilecek bir yol vardı.

Bugün ise o yolun bir kısmı, iki kapağın arasına girmiş halde avuçlarımdaydı.

Garip olan şu ki insan hayaline kavuşunca dünya değişmiyor.

Sokaktan yine arabalar geçiyor.

Telefon yine çalıyor.

Yapılacak işler yine masada bekliyor.

Hayat, sen yıllardır istediğin şeye kavuşmuşsun diye birkaç dakika durup seni alkışlamıyor.

Her şey devam ediyor.

Ama sen biliyorsun.

Dün zihninde taşıdığın bir şey bugün ellerinin arasında.

Ve belki insanın kendisine olan güveni de böyle oluşuyor.

Büyük sözlerle değil.

Kendi hayatında biriktirdiği küçük kanıtlarla.

“Bir zamanlar bunu da istemiştim.”

Sonra yapmıştım.

Bir başkasını da istemiştim.

Onu da yapmıştım.

Her gerçekleşen hayal, bir sonrakine verilmiş sessiz bir söz gibi kalıyor insanın içinde:

Yürürsen, yol kısalıyor.

Kitabı tekrar elime aldım.

Kaç gram bilmiyorum.

Tartmadım.

Ama yıllardır zihnimde taşıdığımdan daha hafif geldi.

Belki hayallerin en ağır hâli, henüz başlamadığımız zamandır.

Çünkü o zaman bütün ağırlığını zihnimizde taşırız.

Başladığımızda ise yük yavaş yavaş yola dağılır.

Bir kısmını zamana bırakırsın.

Bir kısmını emeğe.

Bir kısmını sabra.

Sonunda elinde kalan şey artık yük değildir.

Bir kanıttır.

Bugün benim elimde bir kitap vardı.

Ama ona baktığımda gördüğüm şey kitap değildi.

1 Ocak’ta alınmış bir kararın, altı ay sonra dokunulabilir hâle gelmesiydi.

Ve hayatın bana daha önce de defalarca öğrettiği şeyi yeniden hatırlattı:

Hayal kurmak güzeldir.

İstemek gereklidir.

Ama insanın hayatını değiştiren an, hayal ettiği gün değil…

“Başlıyorum” dediği gündür.

Çünkü bazı yolların sonunda insan yalnızca istediği yere ulaşmaz.

Dönüp arkasına baktığında, o yolu yürüyebilen biri olduğunu da görür.

Belki asıl kazandığı budur.

Koli bugün geldi.

Kitabı elime aldım.

Hayalim artık hayal değildi.

Masamın üzerinde duruyordu.

Ve ben ona bakarken içimden yalnızca şunu geçirdim:

Demek ki insanın “bir gün” dediği şeyin de bir tarihi olabiliyormuş.

Benimkinin üzerinde:

1 Ocak 2026 yazıyordu.

 

✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri