Onu anlattım ya
7 yaşındaki küçük kızım, masanın altını kendine küçük bir ev yapmış.
Oyuncak mutfağını yerleştirmiş, masasını kurmuş, yatakları hazırlamış… Bebeklerine ve onların annelerine bile ayrı yatak odaları yapmış.
Sonra bütün bunları bana büyük bir heyecanla anlatmaya başladı.
Neredeyse nefes almadan…
Ben de onu dikkatle dinlediğimi sanıyordum.
Ta ki bir soru sorana kadar.
“Eee,” dedim, “sen nerede yatacaksın?”
Bir anda sustu.
Kaşlarından birini hafifçe kaldırdı ve yüzüme öyle bir baktı ki…
O bakışta biraz şaşkınlık, biraz sitem, biraz da “Ciddi misin baba?” vardı.
Sonra tek cümle söyledi:
“Onu anlattım ya biraz önce…”
Yakalandım.
Üstelik yedi yaşındaki bir çocuk tarafından.
O konuşurken oradaydım.
Ona bakıyordum.
Sesini duyuyordum.
Ama belli ki bir yerde dinlemeyi bırakmıştım.
Ve beni asıl düşündüren, onun bunu anında fark etmiş olmasıydı.
Demek ki daha yedi yaşında bir çocuk bile karşısındaki insanın kendisini gerçekten dinleyip dinlemediğini ölçüyor.
Çünkü belki de dinlenmek, insanın öğrendiği ilk “değer görme” biçimlerinden biri.
Birisi bizi gerçekten dinlediğinde yalnızca söylediklerimizi duymuyor.
Aslında bize şunu söylüyor:
“Sen şu anda benim için önemlisin.”
Belki tam tersi de bu yüzden bu kadar incitiyor.
Bir şey anlatırken karşımızdaki insanın aklının başka yerde olduğunu fark etmek…
Sözümüz bitmeden vereceği cevabı hazırladığını görmek…
Anlattığımız şeyi birkaç dakika sonra yeniden sorması…
Ya da söylediklerimizi anlamaya çalışmak yerine hemen kendisini savunmaya başlaması…
Bunların hiçbiri yalnızca birer “iletişim hatası” değil aslında.
Çünkü insan, çoğu zaman kelimelerinin duyulmamasına değil, kendisinin duyulmadığı hissine kırılıyor.
Sanırım ilişkilerde yaşadığımız pek çok sorun da tam burada başlıyor.
“Ben öyle demedim.”
“Sen beni yanlış anladın.”
“Bir dakika, önce beni dinle.”
“Ben daha sözümü bitirmedim.”
Ne kadar tanıdık cümleler…
Oysa gerçekten dinlemek, karşımızdakine hak vermek değildir.
Aynı fikirde olmak hiç değildir.
Dinlemek;
“Senin ne düşündüğünü anlamaya değer buluyorum.” demektir.
Belki saygının en sade hâli budur.
Çünkü doğruluk da, samimiyet de, empati de önce burada sınanıyor.
Karşımızdaki konuşurken gerçekten onun söylediklerini mi anlamaya çalışıyoruz?
Yoksa kafamızın içinde kendi cevabımızı mı hazırlıyoruz?
Haklı çıkmaya mı çalışıyoruz?
Savunmaya mı geçiyoruz?
Konuyu kendimize mi çeviriyoruz?
Bazen insanlar birbirlerini çok sevdikleri hâlde birbirleriyle konuşamaz hâle geliyorlar.
Belki sevgileri azaldığından değil…
Birbirlerini dinlemeyi bıraktıklarından.
Sonra biri daha çok anlatıyor, diğeri daha çok savunuyor.
Biri “beni anlamıyorsun” diyor, öteki “ama ben seni dinliyorum” diye cevap veriyor.
Oysa dinlemek, sessizce sıranın bize gelmesini beklemek değildir.
Dinlemek, karşımızdakinin dünyasına birkaç dakikalığına misafir olabilmektir.
Üstelik bunun için büyük ilişki kitaplarına, iletişim seminerlerine, uzun uzun teorilere de ihtiyaç yokmuş.
Bazen yedi yaşındaki bir çocuk, masanın altına yaptığı küçücük evden kafasını çıkarıp tek cümleyle öğretebiliyor:
“Onu anlattım ya biraz önce…”
Haklıydı.
Anlatmıştı.
Ben duymuştum.
Ama dinlememiştim.
Ve belki de hepimizin zaman zaman kendimize sormamız gereken soru şu:
Karşımızdakini gerçekten dinliyor muyuz, yoksa yalnızca konuşmasının bitmesini mi bekliyoruz?
✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri