Aksakallı Dev Hacı Amca
En güzel yemekleri sanayi sitelerinde bulabileceğimi henüz bilmediğim yıllardı.
Bir sabah aracımı arızası nedeniyle Erenler Atatürk Sanayi Sitesi’ne götürmüştüm. Normal şartlarda iki üç saat sürecek bir işti. Planıma göre öğle olmadan ofise dönmüş olacaktım.
Ama hesap tutmadı.
Beklenen parça gecikti, ustanın işi uzadı, derken öğle vakti geldi. Karnım da iyice acıkmıştı.
Aslında o gün niyetim çok farklıydı. Bir dostumu alıp güzel bir yerde yemek yemeyi planlıyordum.
Önyargı işte…
O yıllarda bana göre yağın, pasın ve motor seslerinin arasında ne yemek yenir ne de çay içilirdi.
Bari bir simit ya da poğaça bulayım diye sanayinin içinde dolaşmaya başladım.
Bulamadım.
Meğer sabah gelenler çoktan tükenirmiş.
Tam geri dönmeyi düşünürken, zemin kattaki camları anneannemin evindeki tülleri andıran perdelerle kapatılmış küçük bir lokanta gördüm.
İçerisi tam görünmüyordu.
Açıkçası önce içeride yemek yiyenlerin yüzlerine bakmak istedim.
Memnunlar mı?
Lezzetli mi?
İnsan bazen lokantayı menüden değil, müşterinin yüzünden okur.
Ama tüllerden kimse seçilmiyordu.
Mecburen kapıyı açıp içeri girdim.
Küçük bir yerdi.
On iki on üç masa vardı.
Ama her masa doluydu.
Dört kişilik masalarda beş kişi oturanlar bile vardı.
İlginç olan şu ki, herkesin yüzünde aynı ifade vardı:
Keyif…
Ben dedektif gibi müşteri yüzlerini incelemeye çalışırken, lokantanın arka tarafında duran yemek tezgâhının ardından gür bir ses yükseldi.
Öyle sıradan bir ses değil…
Sanki Karadeniz kıyısındaki bir dağın tepesinden yankılanıp gelmiş gibi.
— Hey sen! Ne dolanaysun öyle?
Başımı kaldırdım.
Yaklaşık bir doksan boylarında, bembeyaz sakallı, çatık kaşlı bir dev bana bakıyordu.
Öyle heybetliydi ki, bir an yanlışlıkla özel bir toplantıya girmişim gibi hissettim.
Biraz ürkerek:
— Yemek yiyecektim ama… diyebildim.
Hemen kükredi:
— Haçen buraya ilk çez mi celeysun?
— E… evet…
Artık emindim.
Kesinlikle girmemem gereken bir yere girmiştim.
Tam çıkışa yönelmiştim ki, aynı gür ses bu kez emir verdi:
— Şuraya otur! Madem ilk çez celeysun, kuru fasulye yiyeceysun!
İtiraz edecek cesaretim yoktu.
Gösterdiği yere oturdum.
Masa zaten doluydu.
Dört kişi yemek yiyordu.
Ben de aralarına sıkıştım.
Bir süre sonra kuru fasulye geldi.
Tabak ancak masaya sığmıştı.
Ortak ekmek sepetinden bir parça ekmek aldım.
Ekmeği fasulyenin suyuna batırıp ilk lokmayı ağzıma attım.
Ve…
Hayatımda ilk kez kuru fasulyeye şaşırdım.
Bu bildiğim kuru fasulye değildi.
Suyunun kıvamı…
İri fasulyelerin ağızda dağılışı…
Tereyağının kokusu…
Her şey kusursuzdu.
O ilk lokmada dilimdeki bütün lezzet sensörlerinin bayram ilan ettiğini hissettim.
İlk tabağın nasıl bittiğini anlamadım.
Boş tabağı elime alıp aksakallı devin karşısına gittim.
— Hacı amca… şey… acaba bir tabak daha yiyebilme hakkım var mı?
Kaşlarını kaldırdı.
— Yiyeceysun tabii! Haçen bu fasulye bir tabak yenmez!
Bu kez tabağı ağzına kadar doldurdu.
İkinci tabak da göz açıp kapayıncaya kadar bitti.
Kendimi yine elinde boş tabakla onun karşısında buldum.
Bu kez biraz da muziplik yapıyordum.
— Hacı amca, çok özür dilerim ama… mümkünse bir tabak daha istiyorum…
Çatık kaşların altından ilk kez kocaman bir gülümseme çıktı.
Sanırım tanışma törenimiz tamamlanmıştı.
Artık yabancı değildik.
— Bu çezlik olsun! Fakat bir daha üç tabak kuru fasulye vermem ha pilesun!
Sonra yüksek sesle güldü.
— Öteçi yemeklerimun da taduna bakacağsun!
Birlikte kahkaha attık.
Üç tabak fasulyeden sonra karnımı zor taşıyordum.
Kasaya doğru yöneldim.
Tam hesabı ödeyecekken yine o ses duyuldu:
— Hooppp hemşerummm!
Olduğum yerde kaldım.
— Nereye kalkaysunnn?
— E.. aracın yanına..
— Olmaz!
Parmağını salladı.
— Yemekten sonra kadayıf yemeden sofradan kalkmak yok!
Teslim oldum.
Kadayıf geldi.
Ve anladım ki Hacı Amca’nın kuru fasulyeden sonraki en büyük silahı buymuş.
Bir porsiyon daha istememek için kendimi zor tuttum.
O gün oradan sadece karnım doymuş olarak ayrılmadım.
Bir önyargımı da masada bırakıp çıktım.
Sonraki yıllarda onlarca dostumu, misafirimi, arkadaşımı o lokantaya götürdüm.
Üstelik şehir merkezindeki meşhur restoranları, şık mekânları ve ofisin altındaki köfteciyi geçerek…
Çünkü bazen insanın aradığı şey güzel bir restoran değildir.
Bazen aradığı şey, bir aksakallı devin zorla yedirdiği üçüncü tabak kuru fasulyedir.
Ve bazen hayat, en güzel sürprizlerini planladığımız yerlerde değil, gitmeye hiç niyet etmediğimiz duraklarda saklar. 🍲🤗
✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri