Kırık oyuncak
Küçük kızıma çok sevdiği bir oyuncak almıştım.
Bir gün oynarken kırıldı.
Oyuncağın en güzel özelliği artık çalışmıyordu.
Yine de bir süre onunla oynamaya devam etti.
Aradan birkaç gün geçti.
Bir gün odasını toplarken dikkatimi çekti.
Kırık oyuncak, diğer oyuncakların arasında değildi.
Masanın altında tek başına duruyordu.
İki gündür de aynı yerdeydi.
İçimden,
“Demek ki artık bununla oynamıyor.” dedim.
Zaten kırılmıştı…
Ben de alıp çöpe attım.
Aradan birkaç gün geçti.
Bir akşam kızım telaşla odanın içinde bir şey aramaya başladı.
Yatağın altına baktı…
Oyuncak kutularını boşalttı…
Koltuğun kenarlarına eğildi…
Sonra yanıma gelip sordu.
— Babacığım… Benim kırılan oyuncağımı gördün mü?
Şaşırdım.
— Kızım… Ben onu çöpe attım.
Masanın altında günlerce tek başına duruyordu.
Artık istemiyorsun sandım.
Sözüm biter bitmez gözleri doldu.
Bir anda ağlamaya başladı.
Sonra hiç unutamayacağım o cümleyi söyledi.
— Ama ben onu çok seviyordum…
Kırık olsa bile…
Neden attın ki?..
Bir süre hiçbir şey söyleyemedim.
Çünkü o an anladım ki…
Ben kırık olduğu için değil…
Artık sevilmiyor sandığım için atmıştım.
O gün şunu düşündüm.
İnsan ilişkilerinde de bazen aynı hatayı yapıyoruz.
Birinin eskisi kadar aramamasını…
Daha az konuşmasını…
Hayatın bir köşesinde sessizleşmesini…
Artık değer vermediği şeklinde yorumlayabiliyoruz.
Oysa belki sadece yorgundur.
Belki kırgındır.
Belki de hâlâ çok seviyordur…
Ama bunu göstermeyi beceremiyordur.
Ve bazen…
Bir insanın kıymetini bilmemek…
Ona değer vermemek değildir.
Onun bize hâlâ ne kadar değer verdiğini görememektir.
Çünkü her sessizlik sevgisizlik değildir.
Ve bazen…
En büyük pişmanlık…
Artık sevilmiyor sandığımız bir şeyi, biz kendi ellerimizle hayatımızdan çıkardıktan sonra gelir.
✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri