Haziran 26, 2026

Alışılan fedakârlık

ile Ali İhsan Sivri

Gemileri Yaktığım Gün kitabımı okuyanlar, devasa kâğıt stoklarını erittiğim toptancı hikâyesini hatırlayacaktır.

Bugün ise o hikâyenin üzerinde pek durmadığım başka bir yönünü, yıllar sonra fark ettiğim bir gerçekle birlikte anlatmak istiyorum.

Çocukluğumdan beri çevrem, ticarete yatkın olduğumu söylerdi. Hatta bunu kendi dillerince şöyle ifade ederlerdi:

“Bu çocuk taşı sıksa suyunu çıkarır.”

Belki de bu yüzden, bir gün büyük bir şarküteri firmasının bölge bayisi beni tüccar plasiyer olarak işe almak istedi.

O yıllarda salam, sosis ve jambon Türkiye’de henüz yeni yeni tanınmaya başlamıştı.

Altıma sıfır bir panelvan verdiler.

Ürünler araca yüklendi.

Her şey güzeldi…

Ta ki çalışma bölgelerini açıklayana kadar.

Firmanın akrabası olan diğer plasiyere, Adapazarı’nın merkezindeki en hareketli bölge verilmişti.

Bana ise merkezin dışındaki bütün köyler ve ilçeler…

İlk bakışta avantajlı gibi görünüyordu.

Haritaya baksanız, benim bölgem kat kat büyüktü.

Ama ticarette metrekare değil, müşteri konuşur.

Merkezde, şehrin sayılı lüks şarküterileri vardı.

Benim bölgemde ise bırakın jambonu, salamı… sucuğu bile satmayan bakkallar vardı.

Yine de itiraz etmedim.

Çünkü insanlar beni çoktan bir kalıba koymuştu.

“Ali nasıl olsa halleder.”

İnsan, normal şartlarda birkaç kişinin altından kalkabileceği işleri tek başına başarmaya başlayınca, çevresi bunu zamanla yetenek değil, karakter özelliği sanıyor.

Sanki senin için zor olan hiçbir şey yokmuş gibi…

Sabah erkenden yola çıkıyordum.

Köy köy dolaşıyor, bakkallara giriyor ve aynı cümleyi kuruyordum.

“Ben X firmasından geliyorum. Salam, sosis, jambon ihtiyacınız olur mu?”

Bugün otuz beş yaşın altındakilerin bunu hayal etmesi bile zor.

Çünkü aldığım cevaplar şunlardı:

“Jambon mu? O da ne?”

“Salam nasıl bir şey?”

“Yeniyor mu o?”

Kolileri açmamız yasaktı.

Bir esnaf almak isterse, bir koliyi kapalı şekilde almak zorundaydı.

Ama hayatında ilk defa adını duyduğu bir ürüne kim para vermek isterdi?

Öğlene kadar tek bir satış bile yapamamıştım.

Sonra bir karar verdim.

Kuralı bozup kolileri açtım.

Artık her dükkâna elimde salam, sosis ve jambon örnekleriyle giriyordum.

Esnaf ürünü eline alıyor, inceliyor…

Hele o baton salamı görünce yapılan esprileri bugün bile unutamam.

Gülüyorlar…

Şaşırıyorlar…

Ben ise sabırla anlatıyordum.

“Bir kez deneyin. Eve götürün. Siz tadın ki müşterinize de anlatabilesiniz.”

Merkezdeki bir şarküteri, haftada sekiz-on koli tüketirken…

Ben aynı miktardaki bir koliyi açıp, tek tek satarak günü kurtarmaya çalışıyordum.

Akşam olduğunda hedefimi yine tutturuyordum.

Ama nasıl…

Merkezde çalışan plasiyer, sipariş listesini alıyor, arabanın kasasından ürünleri indirip teslim ediyordu.

Ben ise aynı ciroya ulaşabilmek için onlarca köy geziyor, yüzlerce kez reddediliyor, ürünü tanıtıyor, ikna ediyor, yoruluyor, yeniden başlıyordum.

Kâğıdın üzerinde ikimiz de aynı satışı yapıyorduk.

Ama o rakamların arkasındaki yorgunluk aynı değildi.

Belki merkezin yarısı bana verilseydi daha adil olurdu diye düşündüğüm oldu.

Ama asıl canımı acıtan bu değildi.

Canımı acıtan, günün sonunda ikimize de aynı gözle bakılmasıydı.

Sanki ikimiz de aynı yolu yürümüş, aynı mücadeleyi vermiş, aynı emeği harcamışız gibi…

Bu yüzden sadece bir hafta sürdü.

İşi bıraktım.

Yıllar sonra dönüp baktığımda ise aslında beni yoran şeyin kilometrelerce yol yapmak olmadığını fark ettim.

İnsanı asıl yoran…

Gösterdiği olağanüstü çabanın, zamanla insanlar tarafından olağan kabul edilmesiymiş.

Çünkü insanlar çoğu zaman sonuca bakıyor.

Sonucun arkasındaki emeğe değil.

Bugün alkışlanan fedakârlık…

Yarın senden beklenen standarda dönüşüyor.

Bir zamanlar takdir edilen gayret, zamanla görev kabul ediliyor.

Ve sen bir gün aynı tempoyu sürdüremediğinde, kimse geçmişte ne kadar emek verdiğini hatırlamıyor.

Sadece eskisi kadarını yapmadığını fark ediyor.

Belki de mükemmeliyetçiliğin en ağır bedeli burada başlıyor.

İnsan, yaptığı işi daha iyi yapmak için değil…

İnsanların alıştığı çıtayı düşürmemek için yaşamaya başlıyor.

Oysa her gün mucize üretmeye çalışmak sürdürülebilir değildir.

Çünkü beklenti, emeğe değil…

Alışkanlığa dönüşüyor.

Belki de gerçek ustalık, her gün kendini tüketmek değil; elinden gelenin en iyisini yaparken, bunu hayat boyu sürdürebilecek halde bir denge kurabilmektir.

Ve belki de insan mükemmeliyetçi olarak doğmaz… Çevresinin ona biçtiği rolü yıllarca oynamaya çalışırken, farkında olmadan mükemmeliyetçi hâline gelir.

Ve işte tam da bu yüzden…

Mükemmeliyetçilik, bazen insanı başkalarının beklentisinin esiri hâline getirir..

 

✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri