Temmuz 17, 2026

Tezgâhın en arkası

ile Ali İhsan Sivri

 

O yıllarda pazarda oyuncak satıyordum.

Hemen yan tezgâhta da arkadaşım Metin vardı. O penye satıyordu, ben oyuncak.

Uzunca süredir pazarda yanyana tezgah açıyorduk.

Birimizin tuvaleti gelse ya da bir lokma bir şey yemeye gitse, diğeri tezgâha bakardı. Hangi ürün kaç lira, üç aşağı beş yukarı ikimiz de bilirdik.

Bir gün Metin,

“Beş dakika bakıver.”

dedi ve gitti.

Ben de hem kendi tezgâhımla ilgileniyor hem de göz ucuyla onunkine bakıyordum.

Metin’in tezgâhında tişörtler sıralarına göre ayrılmıştı.

En öndekiler 5 lira.

Orta sıradakiler 10 lira.

En arkadakiler 15 lira.

Yani sistem basitti.

Geriye doğru gittikçe fiyat artıyordu.

Ben de bunu biliyordum.

O sırada bir kadın geldi.

Metin’in tezgâhını karıştırmaya başladı.

Bir tişört…

Bir tane daha…

Bir tane daha…

Ön sıradakilere baktı.

Sonra orta sıraya geçti.

Derken en arkadakilere uzandı.

Oradaki tişörtleri de karıştırdıktan sonra, onların bile arkasında kalmış bir şeye gözü takıldı.

Elini uzattı.

Ve oradan…

Dürüm yapılmış gibi özenle sarılmış tek bir tişört çıkardı.

Ben de uzaktan izliyordum.

Ön sıra 5 lira.

Orta sıra 10 lira.

Arka sıra 15 lira.

Bu tişört ise…

Arka sıranın bile arkasında.

Üstelik öyle diğerleri gibi açıkta da değil.

Dürüm gibi sarılmış.

Saklanmış.

Mantığım o gün fazla mesai yapıyordu.

Kafamda hesap gayet basitti.

Ön sıra 5.

Orta sıra 10.

Arka sıra 15.

Arkanın arkası…

 

Matematik kusursuzdu.

Bir tek tişörtün bundan haberi yoktu.

Kadın tişörtü açtı.

Baktı.

Beğendi.

Sonra bana döndü.

“Bu ne kadar?”

diye sordu.

Bir an bile tereddüt etmedim.

Omuzlarımı düzelttim.

Kendimden emin bir ses tonuyla,

“20 lira.”

dedim.

Kadın ne pazarlık yaptı ne de şaşırdı.

Parayı verdi.

Tişörtü aldı.

Gitti.

Arkasından bakarken içimden,

“Ali İhsan…”

dedim.

“Sen doğuştan satıcısın.”

Bir insan sormadan, pazarlık etmeden 20 liraya tişört satıyorsa…

Bu yetenekti.

Üstelik bunu hiçbir satış endişesi yaşamadan, ürünü övmeden, karşımdakini ikna etmeye çalışmadan yapmıştım.

Sadece fiyatı söylemiştim.

Kadın da almıştı.

Kendi kendime hayran kaldım.

Biraz sonra Metin geldi.

Parayı uzattım.

“Hayırlı olsun.”

dedim.

Şaşırdı.

“Ne sattın?”

“Bir tişört.”

“Hangisi?”

Tarif ettim.

Tezgâhın en arkasında duran…

Hani şu dürüm gibi sarılmış olan.

Metin’in yüzü değişti.

Önce bana baktı.

Sonra tişörtün olduğu boş yere baktı.

Sonra tekrar bana baktı.

İki elini yüzüne kapattı.

“Yahuuu!”

dedi.

“O…”

“2 liralık partiden kalan son tişörttü!”

“Bir liraya bile verirdim!”

Yaklaşık otuz saniye konuştu.

Ama ben hiçbir şey duymadım.

Çünkü beynim sadece iki rakam arasında gidip geliyordu.

20…

2 lira…

20…

2 lira…

Ben 2 liralık tişörtü 20 liraya satmıştım.

Tam on katına.

O an anladım ki hayatımda ilk defa bir müşteriyi kazıklamıştım.

Hem de tamamen yanlışlıkla.

Daha birkaç dakika öncesine kadar kendimi doğuştan satıcı sanıyordum.

Meğer doğuştan satıcı değilmişim.

Sadece mantığımın frenleri boşalmış.

İçimden,

“Kadın şimdi eve gidip bu tişörtü öve öve anlatıyordur.”

dedim.

“Çok özel bir seriymiş.”

“En arkada saklıyorlarmış.”

“20 liraya zor aldım.”

O sırada Metin hâlâ,

“Onu bir liraya bile verirdim.”

diye söyleniyordu.

Bir süre sessiz kaldık.

Sonra birbirimize baktık.

Ben 20 lirayı düşünüyordum.

Metin 2 lirayı.

İkimiz de aynı tişörtü konuşuyorduk.

Ama sanki iki farklı evrende yaşıyorduk.

Ertesi hafta yine tezgâhtayız.

En arkada yine dürüm gibi sarılmış bir tişört vardı.

Refleks olarak sordum:

“Bu kaç para?”

Metin hiç düşünmeden gülümsedi.

“Sen satacaksan…”

“50.”

Güldük.

Ama yıllar sonra o günü düşündüğümde, aklımda kalan şey 2 liralık tişörtü 20 liraya satmış olmamdan çok, beni o 20 liraya götüren yol oldu.

Çünkü benim yaptığım şey, o an için son derece mantıklıydı.

En öndekiler 5 liraydı.

Ortadakiler 10.

En arkadakiler 15.

Ben de onların bile arkasında, ayrıca sarılmış bir tişört görünce fiyatını 20 lira sandım.

Gördüklerimi yan yana koydum.

Aradaki boşluğu kendi mantığımla doldurdum.

Ve bir sonuca vardım.

Hepsi mantıklıydı.

Sadece sonuç yanlıştı.

Çünkü bilmediğim küçücük bir ayrıntı vardı:

O tişört özel olduğu için orada değildi.

2 liralık eski partiden kalan son tişört olduğu için oradaydı.

Demek ki bazen gördüğümüz şey doğru olsa bile, ona yüklediğimiz anlam yanlış olabiliyordu.

Tişört gerçekten en arkadaydı.

Gerçekten diğerlerinden ayrıydı.

Gerçekten dürüm gibi sarılmıştı.

Bunların hiçbirini ben uydurmamıştım.

Ama bütün bunların ne anlama geldiğini…

Ben uydurmuştum.

Belki hayatın içinde de bunu düşündüğümüzden daha sık yapıyorduk.

Birinin sustuğunu görüyoruz.

Neden sustuğunu biz tamamlıyoruz.

Birinin yüzündeki ifadeyi görüyoruz.

Ne düşündüğünü biz yazıyoruz.

Bir davranış görüyoruz.

Sebebini bilmeden hikâyesini biz kuruyoruz.

Sonra da kendi kurduğumuz hikâyeye bakıp,

“Her şey ortada.”

diyoruz.

Oysa bazen hiçbir şey ortada olmuyor.

Ortada sadece birkaç parça bilgi oluyor.

Gerisini bizim zihnimiz tamamlıyor.

Tıpkı benim o gün yaptığım gibi.

5…

10…

15…

Ve sonra…

 

Algımız bir değer biçiyor.

Biçtiğimiz değer bir hikâye yaratıyor.

Sonra o hikâye, gerçeğin önüne geçiyor.

Belki bunu sadece eşyalara da yapmıyoruz.

İnsanlara da yapıyoruz.

Bir insanın giydiği kıyafete bakıyoruz.

Oturduğu semte…

Kullandığı arabaya…

Yaptığı işe…

Konuşma biçimine…

Bulunduğu yere…

Ve farkında olmadan ona bir değer biçiyoruz.

Bazen hayatın ön sırasında gördüğümüz birini çok değerli sanıyoruz.

Bazen en arkada kalmış birini değersiz.

Oysa insan da o tişört gibi aynı insan.

Onu öne koymamız da…

Arkaya atmamız da…

Gerçek değerini değiştirmiyor.

Belki daha da kötüsü…

İnsan bazen bunu kendisine yapıyor.

Kendi değerini, başkalarının onu koyduğu yere göre ölçüyor.

Birisi değer verince kendini değerli hissediyor.

Görmezden gelince değersiz.

Çağrıldığı masada kendini önemli…

Çağrılmadığı masada eksik sanıyor.

Birinin sevgisiyle kıymetleniyor.

Birinin gidişiyle kendi değerinden şüphe ediyor.

Oysa belki insanın öğrenmesi gereken en zor şeylerden biri şu:

Kendi değerini, başkasının tezgâhındaki yerine göre belirlememek.

Çünkü seni birinin en öne koyması değerini artırmaz.

En arkaya koyması da azaltmaz.

Başkalarının sana biçtiği fiyat…

Senin gerçek değerin değildir.

O gün ben bunların hiçbirini düşünmemiştim tabii.

Ben sadece 2 liralık bir tişörtü 20 liraya satmıştım.

Ama yıllar sonra fark ettim ki o tezgahta yaşanan şey, sadece yanlış bir fiyat meselesi değildi.

Ben önce gördüm.

Sonra gördüğüme bir anlam yükledim.

O anlamla bir değer biçtim.

Ve o değerin etrafına bir hikâye yazdım.

Sonra da kendi yazdığım hikâyeye inandım.

Belki hayat da biraz böyleydi.

Önce bakıyorduk.

Sonra anlam veriyorduk.

Sonra değer biçiyorduk.

Sonra hikâyeyi yazıyorduk.

Ve bazen…

Kendi yazdığımız hikâyeyi gerçek sanıyorduk.

O gün ben aslında bir tişört satmamıştım.

Kendi kafamda yazdığım hikâyeyi satmıştım.

Üstelik o hikâyeye ilk inanan da bendim.

O günden sonra mı?

Tezgâhın en arkasındaki hiçbir şeye fiyat biçmedim.

İnsanlara da.

Kendime de.

 

✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri