Unutulan içgüdüler
Kedileri ve köpekleri çok sevdiğimi, beni yakından tanıyanlar bilir.
Hatta sadece kedi ve köpekler de değil… Sessiz kul olan bütün hayvanlara karşı içimde ayrı bir merhamet vardır. Yaralı bir kuş görsem dururum, susamış bir kedi görsem su bırakırım. Onların dili yok ama bakışları çoğu zaman anlatmaya kelimelerden daha yakındır.
O zamanlar evde benimle yaşayan bir kedim vardı. Bahçem ise adeta mahalle kedilerinin buluşma noktasıydı. Sayıları yirmiyi buluyordu.
Fakat evde başka misafirler de vardı…
Fareler.
Ne denediysem olmadı.
Elektronik fare kovucular aldım. Farelerin sevmediği söylenen kokuları denedim. Tavsiyeler dinledim. Yok… Bir şekilde yine ortaya çıkıyorlardı.
Bir gece…
Cırcır böceklerinin senfonisi eşliğinde okuduğum kitabın son sayfalarına yaklaşmıştım. Bir anda gözümün kenarında küçük bir hareket fark ettim.
Başımı çevirdiğimde gördüğüm manzara karşısında donup kaldım.
Küçücük bir fare…
Elektronik fare kovucunun tam üzerine kurulmuştu.
Hem de öyle korkmuş falan değil… Sanki cihaz kendi koltuğuymuş gibi rahat… Sessizce bana bakıyor.
Bir an kendi kendime gülümsedim.
“Arkadaş…” dedim içimden, “Bu cihaz seni kaçırmak için alınmıştı.”😂
Fare ise hiç oralı değildi.
Tam o sırada ev arkadaşım olan kediyi fark ettim.
Az ileride sırtüstü uzanmış, ön patilerini ileri doğru germiş, dünyanın en huzurlu uykusunu çekiyordu.
Usulca kucağıma aldım.
Fare ürkmesin diye de olabildiğince yavaş hareket ediyorum.
Kedinin kafasını hafifçe çevirip fareyi göstermeye çalışıyorum.
Bizimki ne yaptı dersiniz?
Fareye bakacağına, benim elimde sevgi aramaya başladı.
Elimi yalamalar…
Gözlerini kısmalar…
Mırlamalar…
Bir daha çevirdim.
Yine aynı.
Sanki “Fareye sonra bakarız… Önce biraz sevilmek istiyorum.” der gibi.
İşin en ilginç tarafı ise fareydi.
Kaçmıyor.
Telaşlanmıyor.
Olduğu yerde bizi seyrediyor.
Herhâlde içinden;
“Bu mu evi koruyan kedi?” diye geçiriyordu.
Sonunda ayağa kalktım.
Kedi hâlâ kucağımda…
Fareye doğru yürümeye başladım.
Beni görünce sadece birkaç adım kenara geçti.
Hepsi bu.
Panik yok.
Telaş yok.
Ben peşinden gidiyorum…
Fare duruyor…
Kedinin gözüne sokmaya çalışıyorum.
En sonunda…
Göz göze geldiler.
Birkaç saniye birbirlerine baktılar.
İkisi de sanki karşısındakini çözmeye çalışıyordu.
Açıkçası farede beklediğim korkuyu göremedim.
Ama bizim kedide hafif bir tereddüt hissettim.🤦
Sonra…
Sanki bir anda kim olduğunu hatırladı.
Bir sıçrayış!
Bir hamle!
Evde kısa süreli bir kovalamaca başladı.
Ben de hemen dış kapıyı açtım.
Amacım farenin parçalanması değildi.
Hele ki evin içinde hiç değildi.
“Belki kapıyı fark eder.” dedim.
Gerçekten de fark etti.
Küçük misafir hızla dışarı çıktı.
Bizim kedi de arkasından iki üç adım attı…
Sonra hiçbir şey olmamış gibi geri dönüp yine eski yerine uzandı.
O gece uzun süre güldüm.
Sonra da düşündüm.
Galiba biz bu kedileri fazla rahat yaşatmıştık.
Üç öğün açık büfe…
Hazır mama…
Sıcak yuva…
Sevilmek…
Korunmak…
Derken…
Kediliklerini bile unutmuşlardı..
Bir süre sonra sahiplendiğim ikinci kedide de aynı durumu gördüm.
İlk günlerde evden çıkarmaya kıyamadım.
Ama zamanla şunu fark ettim:
Eğer hep içeride kalırlarsa, hayatın içinde yaşayabilmeyi hiçbir zaman öğrenemeyeceklerdi.
Bir gün ikisini de dışarı çıkardım.
İlk zamanlar kapının önünden ayrılmadılar.
Sokak kedilerinden korkuyorlardı.
Onların arasına karışmaya cesaret edemiyorlardı.
Sanki doğdukları dünyaya yabancı kalmışlardı.
Fakat günler geçtikçe değişmeye başladılar.
Önce birkaç adım…
Sonra biraz daha…
Derken avlanmayı, korunmayı, çevreyi tanımayı öğrendiler.
İçlerinde zaten var olan özellikler aslında hiç kaybolmamıştı.
Sadece uzun süre kullanılmadığı için üzeri örtülmüştü.
İşte o gün aklımdan şu düşünce geçti:
Acaba biz insanlar da bazen aynı hatayı yapmıyor muyuz?
Sevdiklerimizi korumaya çalışırken…
Çocuklarımız üzülmesin diye bütün engelleri kaldırırken…
Her sorunlarını onlar adına çözerken…
Her ihtiyaçlarını daha istemeden önlerine koyarken…
Farkında olmadan onların mücadele etme kaslarını zayıflatıyor olabilir miyiz?
Çünkü insan da tıpkı o kediler gibi…
Kullanmadığı cesareti zamanla unutur.
Sorumluluk almadıkça yük taşımayı öğrenemez.
Emek vermeden elde edilen şeylerin kıymetini hissedemez.
Her şeyi hazır bulan biri, bir gün hayat “Şimdi sıra sende.” dediğinde ne yapacağını bilemeyebilir.
Elbette sevdiklerimizi koruyacağız.
Elbette düştüklerinde yanlarında olacağız.
Ama belki de gerçek sevgi; onların yerine sürekli yürümek değil, yürüyebileceklerine inanarak biraz geriden eşlik etmektir.
Çünkü karakter, konforun içinde değil; sorumluluğun içinde olgunlaşır.
Cesaret, güvenli limanlarda değil; biraz dalga gördüğünde büyür.
Hayatın en güçlü insanları, en rahat yaşayanlar değildir.
Hayatın çağrısına cevap vermek zorunda kalanlardır.
O gece bana bunu bir fare öğretti.
Ve belki de asıl kaçması gereken, elektronik fare kovucunun üzerindeki küçük misafir değil…
İnsanı yavaş yavaş kendisi olmaktan uzaklaştıran, fark edilmeden içine yerleşen aşırı konfor duygusuydu.
✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri