Yaz akşamlarının kendine has bir tarafı vardır.
Gün boyunca sıcağın altında yorulan hava, akşam olunca biraz insafa gelir. Güneş çekilir, duvarlar yavaş yavaş serinlemeye başlar. Hele bir de güneyden tatlı bir rüzgâr esiyorsa, insan eve girmek istemez.
O akşam çocuklarla dondurmacıya uğradık.
Hani önünde o pembe ineği olan dondurmacı…
Tezgâhın arkasında yan yana dizilmiş onlarca çeşit açık dondurma vardı. Çileklisi, çikolatalısı, sütlüsü, bademlisi, karamellisi… İnsanın birini seçerken diğerine haksızlık yaptığını düşündüğü cinsten.
Bir kilo alacaktık.
Ama mesele bir kilo dondurma almak değildi.
Mesele, onlarca çeşidin arasından hangilerinin o bir kiloya gireceğine karar vermekti.
Çocuklarla tezgâhın önünde epeyce kararsız kaldık.
“Çilek olsun.”
“Çikolata kesin olsun.”
“Badem de koyalım.”
“Karamel?”
“O da olsun.”
Böyle böyle altı çeşitte anlaştık.
Çilek…
Çikolata…
Süt…
Badem…
Karamel…
Bir de bugün ne kadar düşünsem de adını hatırlayamadığım altıncı çeşit.
Görevli, büyük kutunun bölmelerini seçtiğimiz dondurmalarla tek tek doldurdu.
Kutunun içine bakınca insanın yemeye kıyamayacağı kadar güzel görünüyordu.
Pembenin yanında kahverengi…
Onun yanında süt beyazı…
Karamelin sıcak tonu başka bir köşede…
Altı ayrı renk.
Altı ayrı tat.
Altı ayrı bölüm.
Her birinin yeri belliydi.
Sınırları belliydi.
Birinin nerede bitip diğerinin nerede başladığını rahatlıkla görebiliyordunuz.
Çocuklarla daha baştan anlaşmıştık.
Dondurma alınacaktı ama önce yemek yenecekti.
Dondurma sonra.
Çünkü çocukların olduğu bir evde bir kilo dondurmayı eve getirip de yemekten sonraya saklamak, aslında dondurmadan çok irade satın almaktır.
Eve geldik.
Yemeğimizi yedik.
Aradan yaklaşık bir saat geçti.
Sonra beklenen soru geldi:
“Dondurmayı yiyelim mi?”
Sanki bir saattir evde başka hiçbir şey düşünülmüyormuş gibi…
Kutuyu dondurucudan çıkardık, kaşıkları aldık ve balkona geçtik.
Güneyden hafif, tatlı bir rüzgâr esiyordu.
Günün sıcağı hâlâ havadaydı ama artık rahatsız etmiyordu. Tam tersine, soğuk dondurmayla sıcak yaz akşamının arasında insanın yıllar sonra bile hatırlayacağı güzel bir denge kurulmuştu.
Kutuyu ortaya koyduk.
Herkes kaşığını istediği bölüme uzatıyordu.
Biraz çilek…
Biraz çikolata…
Biraz karamel…
Sonra insanın hiç ihtiyacı yokken gelen o kaçınılmaz cümle:
“Şunun da tadına bakayım.”
Birinin kaşığı çikolatadan çileğe geçti.
Diğerinin karameli sütlüye bulaştı.
Kimse de bundan rahatsız olmadı.
Çünkü bazı sofralarda düzenin biraz bozulması, keyfin başladığı yerdir.
Yedik.
Konuştuk.
Güldük.
Ama bir kilo dondurma bizim hevesimizden biraz daha büyük çıktı.
Bitiremedik.
Üstelik biz balkonda oyalanırken sıcak hava da boş durmamıştı.
Kutuda kalan dondurmalar iyice yumuşamıştı.
Biraz önce cetvelle çizilmiş gibi duran renklerin kenarları artık o kadar kesin değildi.
Çilek hafifçe yana doğru akmıştı.
Çikolatanın sınırı bozulmuştu.
Karamel komşusunun bölgesine girmeye başlamıştı.
Çok önemsemedim.
Nasıl olsa yeniden donacaktı.
“Yarın akşam kalanını yeriz,” dedim.
Kapağını kapattım.
Kutuyu dondurucuya kaldırdım.
Benim için mesele kapanmıştı.
Meğer kutunun içinde, biz uyurken renkler sınırları kaldıracakmış.
Ertesi akşam yine yemekten sonra çocuklara seslendim:
“Haydi, yarım kalan işi bitirelim.”
Dondurucuyu açtım.
Kutuyu çıkardım.
Masaya koydum.
Çocuklar yanıma geldi.
Kapağını kaldırdım.
Ve birkaç saniye hepimiz sustuk.
Sonra kahkahayı bastık.
Dün akşam bıraktığımız o altı ayrı dondurma gitmişti.
Çileğin pembesi çikolatanın kahverengisine karışmıştı.
Sütlü bir yerlerden araya girmiş, karamel başka bir tarafa doğru yayılmıştı.
Bademli desen artık kendi başına bir ülke değildi.
Altı ayrı bölüm kutunun altında hâlâ duruyordu belki…
Ama dondurmaların umurunda değildi.
Hepsi birbirinin sınırını geçmişti.
Karşımızda dondurmadan çok bir ebru çalışması vardı.
Bir renk diğerinin içinden geçiyor, sonra başka bir renge karışıyordu.
Nerede çilek bitiyor, nerede çikolata başlıyor belli değildi.
Hangi kaşığı nereye uzatsan birkaç tat birden geliyordu.
Çocuklarla gülmekten öldük.
Dün büyük bir ciddiyetle tek tek seçtiğimiz, her birini ayrı bölmeye koydurduğumuz dondurmalar bir gecede bütün düzenimizi bozmuştu.
Sonra yedik.
Tadı kötü değildi.
Sadece…
Dünkü gibi değildi.
Aradan yıllar geçti.
O akşam yediğimiz dondurmanın tadını bugün hatırlamıyorum.
Hangi çeşidi daha çok sevdiğimi de…
Hatta altıncı çeşidin ne olduğunu bile unuttum.
Ama o kutunun kapağını kaldırdığımız anı hatırlıyorum.
Birbirine girmiş renkleri…
Çocukların yüzünü…
Ve hep birlikte nasıl güldüğümüzü…
İnsan hafızası tuhaf.
Bazen tadı unutuyor.
Ama hikâyeyi saklıyor.
Belki hayat da biraz böyle.
Başlangıçta her şeyi ayrı ayrı yerlere koymaya çalışıyoruz.
İnsanları…
Hayalleri…
Sevinçleri…
Kırgınlıkları…
Başlangıçları…
Vedaları…
Her şeyin bir adı olsun istiyoruz.
Bir sınırı.
Bir yeri.
Şunun adı mutluluk diyoruz.
Bunun adı acı.
Bu güzel bir hatıra.
Şu kötü bir dönem.
Bu insan bana iyilik yaptı.
Şu insan beni kırdı.
Sanki hayat da o dondurmacının tezgâhı gibi…
Her şey kendi sırasında duracak.
Renkler birbirine karışmayacak.
Tatlar sınırlarını bilecek.
Sonra hayat biraz ısıtıyor bizi.
Bir şeyler erimeye başlıyor.
Sınırlar birbirine karışıyor.
Çok sevdiğimiz bir insanın hatırasına bir kırgınlık ekleniyor.
Bizi çok üzen bir olay, yıllar sonra hayatımızdaki en doğru değişimin başlangıcı çıkabiliyor.
Bir zamanlar kayıp sandığımız şeyin bizi bambaşka bir yere taşıdığını fark ediyoruz.
Bir vedanın içine özlem karışıyor.
Bir acının içinden şükür çıkıyor.
Bir yanlışın içinde ders buluyoruz.
Bir zamanlar “Keşke hiç yaşanmasaydı,” dediğimiz bir günün, bizi bugün olduğumuz insana getiren yol ayrımı olduğunu yıllar sonra anlayabiliyoruz.
Sonra toparlanıyoruz.
Hayat devam ediyor.
Yeniden gülüyoruz.
Yeniden seviyoruz.
Yeniden güveniyoruz.
Yeni hayaller kuruyoruz.
Bir bakıma…
Yeniden donuyoruz.
Ama bir şey değişmiş oluyor.
Eski bölmelerimize dönemiyoruz.
Çünkü yeniden donmak…
Eski hâline dönmek değilmiş.
Dondurmayı tekrar dondurucuya koyabilirsiniz.
Yeniden sertleşir.
Yeniden kaşıkla yenir.
Yine dondurmadır.
Ama çileği eski köşesine, çikolatayı kendi sınırına, karameli ilk bulunduğu yere geri gönderemezsiniz.
Birbirlerine değmişlerdir artık.
Birbirlerinden iz almışlardır.
İnsan da öyle.
Yaşadıklarından sonra toparlanabilir.
Ayağa kalkabilir.
Hayatına devam edebilir.
Hatta eskisinden çok daha güçlü olabilir.
Ama yaşanmamış hâline dönemez.
Belki de dönmemelidir.
Çünkü uzun süre değişen her şeye “bozuldu” demeyi öğrettik kendimize.
“Eskiden böyle değildim.”
deriz.
“Eskiden daha çok gülerdim.”
“Eskiden daha kolay inanırdım.”
“Eskiden daha başka biriydim.”
Doğru.
Başka biriydik.
Çünkü henüz bugünkü hayatımızı yaşamamıştık.
Henüz bazı insanlarla tanışmamıştık.
Bazı vedaları görmemiştik.
Bazı kapılardan geçmemiştik.
Bazı geceleri sabaha çıkarmamıştık.
Rengimize başka renkler değmemişti.
Belki mesele eski hâlimize dönebilmek değildir.
Belki asıl mesele, bütün o karışmadan sonra ortaya çıkan hâlimize bakıp hemen:
“Bozulmuş.”
dememektir.
Çünkü her değişim bozulmak değildir.
Bazı şeyler biçimini kaybederken başka bir şeye dönüşür.
Hatta bazen…
Daha önce sahip olmadığı bir anlam kazanır.
Biz o akşam kutunun kapağını açtığımızda:
“Mahvolmuş bu.”
deyip dondurmayı çöpe atabilirdik.
Atmadık.
Güldük.
Kaşıklarımızı aldık.
Ve yedik.
Çünkü karşımızdaki şey ilk aldığımız hâline benzemiyordu belki…
Ama hâlâ güzeldi.
Üstelik artık bir hikâyesi vardı.
Yıllar sonra bana o bir kilo dondurmayı ilk günkü hâliyle gösterseler büyük ihtimalle hiçbir şey hatırlamam.
Altı çeşit, altı düzgün bölüm…
Güzel bir kutu dondurma.
Hepsi bu.
Ama o birbirine geçmiş renkleri görsem…
Çocukların kahkahasını duyarım.
Güneyden esen o tatlı rüzgârı hatırlarım.
O balkona dönerim.
Belki de insanın hayatında mesele budur.
Her şeyi ilk günkü hâliyle koruyabilmek değil.
Zaten koruyamıyoruz.
Hayat sıcak.
İnsan eriyor.
Dağılıyor.
Başka hayatlara değiyor.
Başka renklerden iz alıyor.
Kendi renginden de başkalarına bırakıyor.
Sonra yeniden toparlanıyor.
Ve devam ediyor.
Bu yüzden belki de kendimize bakarken:
“Niye eskisi gibi değilim?”
diye sormak yerine…
“Bütün bunlardan sonra neye dönüştüm?”
diye sormalıyız.
Çünkü bazı değişimler bizi eksiltmez.
Sadece sınırlarımızı değiştirir.
Bazı yaşanmışlıklar rengimizi bozmaz.
Bize başka renkler katar.
Ve bazı şeyler eski hâline bir daha hiç dönmez.
Ama bu…
Artık güzel olmadıkları anlamına gelmez.
O dondurmanın tadını unuttum.
Altıncı çeşidin adını bile hatırlamıyorum.
Ama çocuklarla nasıl güldüğümüzü hâlâ hatırlıyorum.
Demek ki bazı şeylerin güzel kalması için…
İlk hâlinde kalması gerekmiyormuş.
Bazı şeyler biçimini kaybederken hikâyesini kazanıyormuş.
✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri