Temmuz 16, 2026

Bütün Öğretmenleri Biraz Babam Sanmışım

ile Ali İhsan Sivri

Bugün yolda bir araba gördüm.

Yıllar önce aldığım bir arabanın aynı modeli…

Aynı rengi…

Bir an durup baktım.

İnsan hafızası tuhaf.

Yıllardır aklınıza gelmeyen bir anı, bazen bir görüntüyle olduğu yerden kalkıp yanınıza oturuveriyor.

Ben de o arabayı görünce yıllar öncesine gittim.

Ve nasıl olduysa…

İlk hatırladığım şey araba değil, yağmur oldu.

Sonra ayaklarımın altındaki o su…

Sonra da babam.

Bir arabanın beni babama kadar götüreceği aklıma gelmezdi.

Haydi anlatayım…

 

O sıralar maddi durumum pek parlak değildi.

Bir arabaya ihtiyacım vardı ama ayırabileceğim para da belliydi.

Kendi kendime dedim ki:

“Ali İhsan… Beş altı ay idare etsin yeter.”

İnsan böyle cümleler kurarken dikkat etmeli.

Çünkü hayat bazen “Tamam.” diyor.

Ama neyle idare edeceğinizi söylemiyor.

İlan sitesinde tam bütçeme göre bir araba buldum.

Aradım. Buluştuk.

İki genç çıktı.

Yeni mezun öğretmenlermiş.

İşte benim için hikâyenin koptuğu yer de tam burasıydı aslında.

Ama bunu yıllar sonra anlayacaktım.

“Öğretmen.”

Bu kelimenin benim hayatımda sıradan bir meslek adı olmadığını o gün düşünmedim.

Çünkü benim ilk öğretmenim babamdı.

Sadece okul anlamında değil…

Hayatı öğrendiğim ilk insanlardan biri.

Rol modelim.

Doğruyu, yanlışı, dürüstlüğü, insanlara nasıl davranılması gerektiğini kendisinden öğrendiğim adam.

Babacığım.

Ben büyürken öğretmenlik mesleğiyle babamın kişiliği zihnimde öylesine iç içe geçmişti ki…

Galiba yıllarca bütün öğretmenleri biraz babam sandım.

O iki genç de öğretmendi.

Ben de öğretmen çocuğuydum.

İçimde hemen tarif edemediğim bir güven oluştu.

Aracı doğru dürüst incelemek aklıma bile gelmedi.

Kaputu açmadım.

Altına eğilmedim.

Ekspertiz yaptırmadım.

Eksper?

O da kim?

Ben doğrudan notere gittim.

Arabayı aldım.

Kafamda farkında olmadan şöyle bir denklem kurmuştum:

Öğretmenler güvenilir insanlardır.

Bu gençler öğretmen.

O hâlde…

Gerisini zihnim zaten tamamlamıştı.

Arabanın tamamlayamadığı yerleri de birkaç gün sonra yağmur tamamlayacaktı.

Bir akşam üzeri arkadaşıma yemeğe gidecektim.

Eve uğradım.

Tam üzerimi değiştirirken yağmur başladı.

Öyle hafif hafif de değil…

Gökyüzü sanki bütün gün beni beklemiş de ben dışarı çıkınca,

“Başlayın!”

diye talimat vermiş gibi yağıyordu.

Şemsiyeyi aldım.

Yine de arabaya ulaşana kadar sırılsıklam oldum.

Koşa koşa bindim.

Kapıyı kapattım.

Derin bir nefes aldım.

“Oh…”

dedim.

“Yağmurdan kurtuldum.”

İnsan bazen yanıldığını anlamadan hemen önce ne kadar huzurlu oluyor.

Ayaklarımı paspasa koydum.

ŞLAP!

Ayağım neredeyse bileğime kadar suya gömüldü.

Bir an öylece kaldım.

İlk düşündüğüm şey şuydu:

“Herhâlde çok ıslandım.”

Ayağımı kaldırdım.

Su hâlâ oradaydı.

Bir daha bastım.

ŞLAP!

Yok.

Bu kez sorun bende değildi.

Arabadaydı.

Yağmurdan kaçıp arabaya sığınmıştım.

Meğer yağmur benden önce gelmiş.

Hatta yerleşmiş.

Bir an düşündüm:

“Yoksa bu modelde ayak banyosu standart mı?”

Ertesi gün ustaya gittim.

Adam kaputu açtı.

Ön cama baktı.

Biraz inceledi.

Sonra kafasını salladı.

“Anlaşıldı.”

dedi.

Ben motor inecek, araba dağılacak, banka kredisi çekeceğim falan diye bekliyorum.

Adam gayet sakin devam etti:

“Ön cam değişmiş.”

Sonra cama biraz daha baktı.

“Ama bunu takan kişi…”

Durdu.

“…ya arabayı sevmemiş ya da silikonla arası pek iyi değilmiş.”

Meğer ön cam kazadan sonra öyle bir takılmış ki…

Yağmur damlaları kapıda beklemiyor.

Doğrudan içeri giriyormuş.

Yetmemiş…

Silecek motorunun bulunduğu bölümdeki tahliye sistemi de görevini yapmıyormuş.

Dışarıda ne kadar yağmur varsa…

Hiçbirini geri çevirmeden içeri kabul ediyormuş.

Yağmur…

Dolu…

Sel…

Hepsine:

“Hoş geldiniz.”

Ben araba aldığımı sanıyordum.

Meğer küçük bir gölet satın almışım.

Usta paspasları kaldırınca altındaki suyu görünce ben bile şaşırdım.

Bir süre daha fark etmesem…

Arka koltuğa iki sazan bırakıp balıkçılığa başlayabilirdim.

Arabayı tamir ettirdim.

Sorun çözüldü.

Ama uzun süre yağmur yağdığında arabaya biner binmez ilk baktığım yer ön cam değil…

Ayaklarımın altı oldu.

İnsan bazı alışkanlıklarını kolay bırakamıyor.

Ama o arabadan bana kalan yalnızca bu olmadı.

Yıllar sonra o günü düşündüğümde kendime başka bir soru sordum:

Ben o iki gence neden bu kadar kolay güvenmiştim?

Onları tanımıyordum ki.

Nasıl insanlar olduklarını bilmiyordum.

Arabayı bilerek mi o hâlde sattılar, onlar da mı bilmiyordu…

Onu da bilmiyorum.

Belki hiçbir kötü niyetleri yoktu.

Belki vardı.

Bugün hâlâ bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var.

Ben aslında onlara güvenmemiştim.

Ben, onların bende çağrıştırdığı insana güvenmiştim.

Babama.

“Öğretmen” kelimesini duyduğum anda, yıllardır içimde taşıdığım bir güven duygusunu hiç tanımadığım iki insanın üzerine koymuştum.

Çünkü benim tanıdığım ilk öğretmen öyleydi.

Babamdı.

Güvendiğim insandı.

Rol modelimdi.

Ve galiba ben uzun yıllar boyunca farkında olmadan bütün öğretmenleri biraz babam sanmıştım.

Oysa insan büyüdükçe öğreniyor…

Bir insanın mesleği, unvanı, ailesi, konuşması ya da bize bir başkasını hatırlatması…

Onu tanıdığımız anlamına gelmiyor.

Bazen karşımızdaki insana, onda gerçekten bulunan özellikler için değil…

Bizim geçmişimizde güzel bir karşılığı olduğu için güveniyoruz.

Sonra da zihnimizde eksik kalan yerleri kendimiz tamamlıyoruz.

Belki de güven konusunda yaptığımız en büyük hatalardan biri bu.

İnsanlara yalnızca oldukları kişiyi değil…

Bazen özlediğimiz birini,

sevdiğimiz birini,

güvendiğimiz birini de giydiriyoruz.

Sonra karşımızdakinin, ona bizim biçtiğimiz o elbiseye uymasını bekliyoruz.

O gün bana kalan ders, insanlara güvenmemek değildi.

Hâlâ güvenirim.

Hâlâ iyi insanların varlığına inanırım.

Belki hâlâ bazen gereğinden fazla bile güvenirim.

Bundan da vazgeçmek istemiyorum.

Ama artık biliyorum ki…

Güvenmek başka şey.

Karşımızdaki insanı, geçmişimizden sevdiğimiz birinin yerine koymak başka.

Biri kalbin güzel bir tarafı.

Diğeri ise bazen insanın kendi kendine kurduğu bir yanılgı.

Ben o gün bir araba satın aldım.

Arabanın su aldığını birkaç gün sonra öğrendim.

Ama yıllar sonra fark ettim ki…

Asıl mesele arabanın nereden su aldığı değildi.

Benim güvenimin nereden geldiğiydi.

Cevabı da çok uzakta değildi.

Çocukluğumdaydı.

İlk öğretmenimdeydi.

Babamdaydı.

Ben o iki genç öğretmeni tanımıyordum.

Ama “öğretmen” kelimesini tanıdığımı sanıyordum.

Çünkü benim dünyamda öğretmen demek, biraz babam demekti.

Belki de o gün yaptığım hata güvenmek değildi.

Hiç tanımadığım insanlara, çok iyi tanıdığım ve çok sevdiğim bir insanın özelliklerini yüklemekti.

Aradan yıllar geçti.

Bugün hâlâ insanlara güveniyorum.

Ama o araba bana bir şeyi öğretti:

Bir insana güvenmek için, onun bize kimi hatırlattığına değil…

Onun gerçekte kim olduğuna bakmak gerekiyor.

 

✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri