Babam ölünce… Yanlız kalmadım
Bugün yine hayatın ne kadar geçici olduğunu düşünürken babam geldi aklıma…
Antalya’da bir eğitim seminerine başlamak üzereydim.
Babam yaklaşık iki haftadır yoğun bakımdaydı.
Tam hazırlık içindeyken telefon çaldı.
Arayan doktordu.
“Ali Bey… babanızın kalbi durdu ama tekrar çalıştırdık. Şu an durumu toparlamaya çalışıyoruz…”
O an hissettim.
Bu aslında yaklaşan haberin ilk cümlesiydi.
Hiç vakit kaybetmeden yola çıktım.
Saatler geçti…
Yolun ancak yarısına gelmiştim ki telefon yeniden çaldı.
Doktor bu kez daha kısa konuştu:
“Başınız sağ olsun… babanızı kaybettik.”
Geri kalan yolu nasıl geçtiğimi bir ben bilirim…
Ben Adapazarı’na vardığımda babamı belediyenin morguna kaldırmışlardı.
Doğruca morga gittim.
Telaşla içeri girdim.
“Babamı görmek istiyorum… Fahri Sivri…”
Görevli bir anda yüzüme baktı.
Öyle yumuşak… öyle içten baktı ki…
Sonra hafifçe gülümsedi:
“O benim de babam gibiydi… Demek Fahri hocanın oğlusun…”
Buyur kardeşim dedi.
Ve babamın yüzünü açtı.
O anı burada anlatmak istemiyorum…
Bazı acılar anlatılmıyor çünkü.
Sadece yaşanıyor.
Gece hiç bitmedi.
Sabah olunca babamı önce evin önüne götürecek, helallik aldıktan sonra mezarlığa uğurlayacaktık.
Sabah morga gittiğimde, nöbetten çıkan cenaze aracı şoförünün amiriyle konuşmasına şahit oldum.
“Amirim… listede gördüm… Fahri hocam gelmiş… İzin verin onu ben götüreyim…”
Bir insanın ölümünde bile sevilmiş olduğunu görmek…
Tarifi zor bir şeymiş.
İznini aldı.
Babamı araca yerleştirdiler.
Ben de şoförün yanına oturdum.
Pandeminin ilk dönemleriydi.
Toplu cenaze namazları yasaktı.
Sadece yakın aileye izin veriliyordu.
Tam o sırada belediyenin hoparlöründen bir anons yükseldi.
Babamın vefatını haber veriyordu.
Sonra da şunu ekledi:
“Cenazesi bugün öğle namazına müteakip Karaman Köyü 17 Ağustos Camii’nden kaldırılacaktır…”
Şaşırdım.
Talebelerinden biri, hiçbir izin almadan bu anonsu yaptırmıştı.
İçimden geçirdim:
“Kim gelecek ki zaten…”
Ama yanılmışım.
Mezarlığın yanındaki camiye vardığımızda kalabalığı görünce dona kaldım.
İnsanlar gelmişti.
Hem de çok insan…
Dışarıya ses sistemi kurulmuştu.
Mikrofonu alan, babamla ilgili bir anısını anlatıyordu.
Sonra başka biri geçti mikrofona…
Sonra bir başkası…
Dakikalar geçti…
Anılar bitmedi.
O gün şunu fark ettim:
Biz babamın hayatını sadece evde gördüğümüz kadarıyla biliyormuşuz.
Meğer insanlar üzerinde ne izler bırakmış…
Ne gönüllere dokunmuş…
Ne yaralara merhem olmuş…
Ne sessiz iyilikler yapmış…
Bazı insanların gerçek büyüklüğü, yokluğunda ortaya çıkıyor.
O gün herkesin babasıydı sanki o.
Ve ben ilk kez şunu hissettim:
Babam öldüğünde yalnız kalmamıştım.
Tam tersine…
Babamın yıllarca dokunduğu insanlar, o gün bizi yalnız bırakmamıştı.
Cenaze boyunca çok ağladım.
Ama bir süre sonra ağlamamın sebebi değişti.
Artık sadece babamı kaybettiğim için ağlamıyordum…
Ona imreniyordum.
Çünkü o gün anladım ki;
Bir insanın arkasından bırakabileceği en büyük miras…
malı değil…
insanların kalbinde bıraktığı izmiş.
Ve o gün,
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” hadisinin canlı hâlini gördüm.
Babam giderken bile bana son bir ders bırakmıştı:
İnsan, gerçekten iyi yaşamışsa…
öldüğünde bile insanların içine umut bırakabiliyormuş.
Öğrendim ki…
Hayatta sahip olduğumuz şeyler değil…
dokunduğumuz insanlar kalıyor geriye.
Ve bazen bir insanın gerçek serveti,
cenazesinde anlatılan hatıralarda saklı oluyor.
✍️Ali ihsan Sivri hikâyeleri