Haziran 23, 2026

Dükkân çekti

ile Ali İhsan Sivri

Gerçek bazen gözümüzün önündedir; hikâyeyi ise zihnimiz yazar.

Geometrideki yamuk şekli bilirsiniz…
Benim dükkân da tam öyleydi.
Katlı Pazar’ın içinden yol geçirildiği için dükkânın bir tarafı dörtgen gibi başlıyor, diğer tarafı ise giderek daralıyor ve üçgen şeklinde bitiyordu.
Aslında oldukça büyük bir dükkândı.
O yıllarda yumurtacı dükkânı açmak isteyen, çok sevdiğim bir ağabeyim vardı. Dükkânın üçgen şeklindeki kısmını ona verdik. Bana kalan bölüm ise neredeyse kareye yakın bir alan oldu.
Metrekare olarak çok büyük bir kayıp yoktu ama dışarıdan bakıldığında dükkân sanki yarı yarıya küçülmüş gibi görünüyordu.
Bir gün akrabamız Nurten geldi.
Nurten temiz kalpli, iyi niyetli ve insanlara kolay güvenen biriydi.
Dükkânın önünde durmuş, içeriyi inceliyordu.
Yüzünden belli oluyordu.
Bir şey dikkatini çekmiş ama tam olarak çözememişti.
— Hoş geldin Nurten, buyur…
Bir süre daha etrafa baktı.
Sonra kafasını hafif yana eğip sordu:
— Ali, senin dükkân daha büyük değil miydi?
İşte o an…
İçimdeki bütün muziplikler ayağa kalktı.
Hiç hazırlık yapmadan, tamamen doğaçlama bir hikâye anlatmaya başladım.
— Evet, dedim. Neredeyse iki katıydı.
— Ee?
— Biliyorsun, pazar kurulduğu zaman akşam ortalık sebze meyve artıklarıyla doluyor. Gece de itfaiye gelip tazyikli suyla bütün alanı yıkıyor.
Başını salladı.
Dinliyordu.
Hem de dikkatle.
Ben de devam ettim.
— Geçen hafta uyarmıştım aslında.
— Neyi?
— Tezgâhlar suntadan yapılma dedim. Şu öndeki plastik bloğun üzerine su çıkmasın. Yoksa zarar görür.
Artık hikâyenin içine tamamen girmişti.
— Sonra?
— Sonrası belli… Dün gece hiç dikkat etmemişler. Sabah geldim ki su içeri girmiş.
Durakladım.
Yüzüne baktım.
Merak doruktaydı.
Son darbeyi vurdum.
— Dükkân gördüğün gibi çekmiş…
Nurten’in eli bir anda ağzına gitti.
— Aaa!
Şaşkınlıktan gözleri büyümüştü.
— Nasıl yani?
— İşte böyle. Su girince dükkân yarı yarıya çekmiş.
— Allah Allah…
Bir süre gerçekten anlamaya çalıştı.
Sonra gayet ciddi bir şekilde sordu:
— Ee ne yaptın?
— İlk işim itfaiyeyi aramak oldu.
— Ne dedin?
— Sizin yüzünüzden dükkânımın yarısı yok oldu dedim. Bu zararı kim karşılayacak?
Nurten’in yüzündeki üzüntü daha da arttı.
— İnşallah bir sonuç çıkar…
Bir ödeme falan yaparlar bari…
İşte o anda dayanamadım.
İçimde biriken kahkaha patladı.
Gülmekten iki büklüm olmuştum.
— Kız Nurten, Allah aşkına…
Islanmakla dükkân çeker mi?
Bir an durdu.
Önce bana baktı.
Sonra dükkâna baktı.
Sonra tekrar bana baktı.
Gerçeği anlamıştı.
— Ay ne bileyim!
dedi.
— Öylesine ciddi anlatıyordun ki… İnandım.
Ve bu defa ikimiz birlikte gülmeye başladık.
Yıllar sonra düşündüğümde, o gün beni en çok güldüren şey Nurten’in dükkânın çektiğine inanması değildi.
Asıl ilginç olan, zihninin bunu mümkün hâle getirebilmesiydi.
Çünkü ortada gerçekten küçülmüş görünen bir dükkân vardı.
Bu bir gerçekti.
Ama o küçülmenin nedenini bilmiyordu.
Ben ona bir açıklama sundum.
Üstelik oldukça saçma bir açıklama.
Normal şartlarda insanın gülüp geçeceği türden bir açıklama…
Ama zihnimiz ilginç çalışıyor.
Bazen doğru cevabı bulmak yerine, ilk bulduğu cevabı yerine yerleştirmeyi tercih ediyor.
Çünkü belirsizlikten hoşlanmıyor.
Boşlukları sevmiyor.
Eksik parçaları tamamlamak istiyor.
Belki de bu yüzden hayatta birçok şeyi olduğu gibi görmüyoruz.
Bir dostumuz selam vermeyince hemen bir sebep buluyoruz.
Birinin yüzü asık olsa, hikâyeyi tamamlıyoruz.
Bir cümle duyuyor, devamını kendi zihnimizde yazıyoruz.
Çoğu zaman gerçeklerden çok, gerçek sandığımız yorumlarla yaşıyoruz.
O gün Nurten’in yaptığı da buydu aslında.
Ortada eksik bir bilgi vardı.
Ve zihni o boşluğu ilk bulduğu açıklamayla doldurdu.
Yıllar içinde şunu fark ettim:
Hayattaki birçok kırgınlık, birçok yanlış anlama ve birçok gereksiz kavga da tam burada başlıyor.
Olan şeylerden değil…
Olan şeylere bizim eklediğimiz yorumlardan.
Çünkü insan bazen gördüğüyle değil, gördüğüne yüklediği anlamla yaşıyor.
Belki de bu yüzden aynı olaya bakan iki insan, birbirinden tamamen farklı sonuçlara ulaşabiliyor.
Biri kötü niyet görüyor.
Diğeri yorgunluk…
Biri ilgisizlik görüyor.
Diğeri dalgınlık…
Biri reddedildiğini düşünüyor.
Diğeri sadece yanlış bir zamanı…
Oysa gerçek, çoğu zaman bizim yazdığımız hikâyelerin dışında bir yerde duruyor.
O gün dükkân çekmemişti.
Ama bana insan zihninin ne kadar hızlı hikâye yazabildiğini göstermişti.
Ve galiba yıllar içinde öğrendiğim önemli şeylerden biri de şu oldu:
Her boşluğu hemen doldurmamak…
Her sessizliği bir anlamla açıklamamak…
Ve her gördüğümüz şeyin nedenini bildiğimizi sanmamak…
Çünkü bazen gerçek, zihnimizin yazdığı hikâyeden çok daha sıradan oluyor.
Ama aynı zamanda çok daha masum…
Ve çoğu zaman bizi yoran şey yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımızın üzerine eklediğimiz yorumlar oluyor. ✨

✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri