Kaymak var kaymak
11 yaşındaydım.
Hayatımın ilk ticaretini yapıyordum.
Kaymak satıyordum.
Bu hikâyeyi daha önce anlatmıştım ama içinde küçük gibi görünen, yıllar sonra benim için çok büyük anlamlar taşıyan bir bölüm var, ilk satış anı…
Sabah erkenden fırına gittim, hazırlanan kaymakları aldım.
Alüminyum yuvarlak bir fırın tepsisine dizilmiş 40 tane kaymak…
Sonra o tepsiyi elime alıp yavaş yavaş eve doğru yürümeye başladım.
Yaklaşık iki kilometrelik bir yol.
Kalabalığın içinden geçiyorum… İnsanların arasından yürüyorum…
Ama kimse durup kaymak almıyordu.
Çünkü dışarıdan bakınca sanki kaymak satan biri değil de, bir yerden kaymak satın almış ve evine götüren bir çocuk gibi görünüyordum.
İki saat kadar dolaştım.
Tek bir satış bile yapamadım.
Sonra aklıma bana ilham olan o çocuk geldi.
Benim bu işe başlamama sebep olan kaymakçı çocuk…
Sokaklarda yürürken sürekli bağırıyordu:
“Kaymak var kaymak!”
İnsanlar onun ne sattığını biliyordu.
Benimse elimde tepsi vardı ama sesim yoktu.
Birden fark ettim.
Sorun kaymaklarda değildi.
İnsanlar benim kaymak sattığımı bilmiyordu.
Tamam dedim…
Ben de bağıracağım.
Ama mesele sandığım kadar kolay değilmiş.
Bağırmaya utanıyordum.
Tenha sokaklara girip kendi kendime denemeler yapmaya başladım.
“Kaymak var kaymak…”
Ama öyle kısık sesle söylüyordum ki, yanımda biri olsa zor duyacaktı.
Birileri görünce susuyordum.
Sonra başka bir sokakta tekrar deniyordum.
Biraz daha yüksek…
Biraz daha yüksek…
Ama yine olmuyordu.
Nihayet insanların görünmediği bir sokağa girdim.
Sağıma baktım.
Kimse yok.
Soluma baktım.
Kimse yok.
Arkamı kontrol ettim.
Kimse yok.
Derin bir nefes aldım.
Ve o güne kadar çıkardığım en yüksek sesle bağırdım:
“Kaymak var kaymaaaak!”
Tam o anda bir ses geldi:
“Kaymakçıııı!”
Elim ayağım birbirine dolaştı.
Sağıma baktım.
Kimse yok.
Soluma baktım.
Kimse yok.
Arkama baktım.
Kimse yok.
Ses tekrar geldi:
“Buradayım paşam! Yukarı bak!”
Başımı kaldırdım.
Yan taraftaki apartmanın ikinci kat balkonundan bana el sallayan bir adam gördüm.
“Gel bakalım yukarı.”
Biraz tedirgin oldum ama çıktım.
Kapıyı açtı.
Beni balkona buyur etti.
Atletli, pijamalı, iri yarı bir amcaydı.
Başımı okşadı.
“Hoş geldin bakalım.”
Bir taraftan da kaymakları tatmaya başladı.
O sırada Ramazan ayındaydık.
Ben bile oruçluydum.
Amcanın kaymak yemesi garibime gitmişti.
Yüzümden geçen düşünceyi anlamış olacak ki gülümsedi.
“Oğlum ben hastayım,” dedi.
“İşe de gidemiyorum. İlaç kullanıyorum. O yüzden oruç tutamıyorum.”
Sonra bana sorular sormaya başladı.
Adımı sordu.
Kaçıncı sınıfta okuduğumu sordu.
Kaymakları neden sattığımı sordu.
Hem okuduğumu hem de okul dışındaki zamanlarda kaymak sattığımı öğrenince tebessüm etti.
“Aferin sana,” dedi.
Bu arada kaymak yemeye devam ediyordu.
Bir tane…
İki tane…
Beş tane…
Derken yedi-sekiz tane kaymak yemişti.
Sonra eşine seslendi:
“Hanım, şu kaymakları mutfağa al.”
İçimden bir ürperti geçti.
Eşi geldi.
Tepsideki bütün kaymakları alıp mutfağa götürdü.
Bir anda endişelendim.
Ya parasını vermezse?
Şimdi ne olacak?
Biraz sonra eşi boş tepsiyle geri geldi.
Ben de ayağa kalktım.
“Ben kalkayım amca,” dedim.
Gülümsedi.
“Tanesi kaç lira bunların?”
“Bir lira.”
“Kaç tane vardı?”
“Kırk tane.”
“Kırk mı?”
“Evet. Daha hiç satamamıştım.”
Cebinden parayı çıkardı.
Saydı.
Ve elime kırk lira verdi.
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Hayatımda kazandığım ilk para…
Yirmi lirası maliyet, yirmi lirası kâr.
Bugün küçük görünebilir.
Ama o gün bir simit ve gazozun iki lira olduğu zamanlardı.
Benim için servet gibiydi.
Tepsiyi elimde tutarken yaşadığım heyecanı bugün bile hatırlıyorum.
Yıllar sonra o günü düşündüğümde, bu küçücük olayın içinde ne kadar çok ders saklı olduğunu fark ettim.
İlk ve en görünür ders şuydu:
Ne kadar iyi bir ürünün olursa olsun, insanlar onun varlığından haberdar değilse satış yapamazsın.
Kalite önemlidir…
Ama görünürlük de önemlidir.
Ben elimde tepsiyle saatlerce dolaşmıştım.
Ürünüm vardı.
İsteğim vardı.
Çalışma azmim vardı.
Ama sesim yoktu.
İnsanlar kaymak sattığımı bilmiyordu.
İkinci ders ise daha derindi.
Çoğu zaman insanı durduran şey şartlar değil…
Utangaçlıkları oluyor.
Kaymak satmamı engelleyen şey rakipler değildi.
Para yokluğu değildi.
Ürünün kalitesi değildi.
Sadece bağırmaya utanıyordum.
Ve hayatın ilerleyen yıllarında defalarca aynı gerçekle karşılaştım.
İnsanların çoğu başarısız olduğu için değil…
Çekindiği için başlayamıyor.
Bir telefon açmıyor.
Bir kapıyı çalmıyor.
Bir soru sormuyor.
Bir adım atmıyor.
Sonra da şansının olmadığını düşünüyor.
Belki de o günün bana bıraktığı en güzel ders buydu:
Bazen hayat değişmeye, insanın sesi yükseldiği anda başlıyor.
Çünkü ben o gün sadece kaymak satmaya başlamadım…
İlk kez çekingenliğimin üzerine yürüdüm.
Ve farkında olmadan, hayatım boyunca sürecek satış yolculuğumun ilk cümlesini kurdum:
“Kaymak var kaymaaaak!”
✍️ Ali İhsan Sivri Hikayeleri