Keramet soğanda değilmiş
Hayatımdaki en lezzetli yemek düştü bugün aklıma…
Yıllardır aynı şeyi deniyorum aslında.
Bazen evde… bazen lokantada… bazen farklı tariflerle…
Ama yok…
O tadı bir daha hiç bulamadım.
Çocukluğumuzun hafta sonları ve yaz tatilleri genelde köyde geçerdi.
Toprağın verdiği sebze meyve… hayvanların verdiği süt, yoğurt, tereyağı…
Bugünkü gibi “organik” tabelaları yoktu belki ama hayatın kendisi doğaldı.
Komşuluk vardı…
Yardımlaşma vardı…
Gerçekten kimsenin aç kalmasına gönlü razı olmayan insanlar vardı.
Bugün anlatınca bazen masal gibi geliyor ama ben yaşadım.
Köyde işler sırayla yapılırdı.
Kimin mahsulü daha acil toplanacaksa herkes onun tarlasına yardıma giderdi.
Ertesi gün başka bir komşunun işine koşulurdu.
Kimse bunu görev gibi görmezdi.
Hayatın doğal düzeniydi sanki.
Yan komşumuz Şadiye teyzenin büyük mısır tarlası vardı.
Hasat zamanı gelmişti.
Sabah gün doğmadan gidilecekti.
Ben de gitmek istedim.
Babam önce kabul etmedi.
“Yorulursun…” dedi. “Aç susuz dayanamazsın…”
Ama çocukluk işte…
İnat ettim.
Sonunda kabul etti.
Sabah erkenden traktörün römorkuna doluştuk.
Komşular… çuvallar… ipler… kahkahalar…
Ben de aralarındayım.
O yaşta insan kendini çok güçlü sanıyor tabii.
Ama güneş yükseldikçe işler değişti.
Mısır toplamak dışarıdan göründüğü gibi değilmiş.
Saatler geçtikçe elim ayağım kesildi.
Güneş tepede…
Toprak sıcağı geri vuruyor…
Bir taraftan açlık…
Bir taraftan yorgunluk…
Öğlene doğru artık bitmiştim.
En son mısırların üzerine uzandığımı hatırlıyorum.
Yarı baygın şekilde yatıyorum.
Tek hayalim eve dönüp yemek yemek.
Nihayet toplama işi bitti.
Köye döndük.
Şadiye teyze hepimize yemek hazırlamış.
Kocaman yer sofrası kuruldu.
Herkes açlıktan saldıracak gibi sofraya oturdu.
Sıcacık köy ekmekleri kesildi.
Ve sofranın ortasına büyükçe bir yemek tepsisi geldi.
Millet öyle bir yemeye başladı ki…
Sanki hayatımızda ilk kez yemek görüyoruz.
Ben de kaşığı daldırdım.
Ve hâlâ abartmadan söylüyorum:
Hayatımda o kadar lezzetli bir yemek yemedim.
O güne kadar da… ondan sonra da…
Öyle bir tat yoktu.
Peki neydi o yemek biliyor musunuz?
Soğan.
Bildiğiniz kuru soğan.
Biraz salçayla kavrulmuş…
Başka da hiçbir şey yok.
Et yok… tavuk yok… baharat şöleni yok…
Sadece soğan.
Ama o gün…
Dünyanın en güzel yemeği gibiydi.
Aradan yıllar geçti.
Bugün dönüp bakınca galiba sırrı anlıyorum.
Keramet o soğanda değilmiş.
Keramet…
Açlıktan bitap düşecek kadar çalıştıktan sonra, hak edilmiş bir lokmayı paylaşabilmekteymiş.
Öğrendim ki…
Bazı şeylerin tadı malzemesinden değil… yaşandığı andan geliyor.
İnsan bazen en güzel sofraları lüks yerlerde değil, yorgunlukla karışmış emeğin sonunda hatırlıyor.
Galiba bu yüzden çocuklukta yenen bazı yemeklerin tadı yıllarca unutulmuyor.
Çünkü insan aslında sadece yemek yemiyor…
Birlikte çalışmayı, paylaşmayı, yorulmayı ve sonunda aynı sofrada huzurla oturabilmeyi de tadıyor.
📖 Ali ihsan Sivri hikâyeleri