Temmuz 20, 2026

Termostat

ile Ali İhsan Sivri

Köy evindeki buzdolabı bir gün çalışmayı bıraktı.

Dondurucu kısmında uzun zamandır ciddi bir buzlanma vardı. Ben de her zamanki gibi sorunun teknik bir arızadan kaynaklandığını düşündüm.

Servisi aradım.

Gelen usta dolabı açtı. Buzlanmaya baktı. Bir süre inceledikten sonra önce içeride biriken buzların eritilmesi gerektiğini söyledi.

Birlikte uğraştık.

Sıcak su taşıdık, buzları temizledik, dolabı yeniden çalışabilecek hâle getirdik.

Sonra çantasını açtı.

Küçücük bir parça çıkardı.

Termostatın ucundaki parçayı değiştirdi.

İşlem çok uzun sürmedi.

Üç bin lira istedi.

Teknik konulardan anlamadığım için sorgulamadım. Sonuçta karşımda işini bilen bir usta vardı. Benim bilmediğimi onun bilmesi son derece doğaldı.

Zaten insan, bir ustaya tam da bunun için para verir.

Bilgisine…

Tecrübesine…

Ve belki de hepsinden önemlisi, dürüstlüğüne.

Parayı verdim.

Usta toparlandı, arabasına bindi.

Tam gidecekken bana dönüp bir şey söyledi:

“Buzların bir daha bu kadar birikmesine izin verme. Arada fişi çek, erit. Çok buzlanınca dolap kendini defrosta alır, motor çalışmaz.”

Olduğum yerde kaldım.

Cümleyi zihnimde bir kez daha tekrarladım.

Çok buzlanınca dolap kendini defrosta alır, motor çalışmaz.

Demek ki…

Dolabın çalışmamasının sebebi buydu.

Demek ki o, kapağı açıp içerideki yoğun buzlanmayı gördüğü anda bunun ne olduğunu anlamıştı.

Demek ki buzlar temizlendiğinde dolabın yeniden çalışabileceğini de biliyordu.

Peki değiştirdiği parça?

Gerçekten bozuk muydu?

Bilmiyorum.

Belki öyleydi.

Ama o gün içime düşen şüpheyi bir daha çıkaramadım.

Çünkü giderken söylediği o tek cümle, yaptığı tamirden daha fazla şey anlatmıştı bana.

Aslında mesele üç bin lira değildi.

Üç bin lira kazanılırdı.

Kaybedilirdi.

Bir şekilde yerine konurdu.

Benim aklıma takılan başka bir şeydi:

İnsan para kazanmak için kendinden ne kadar verebilir?

Çünkü hepimiz hayat boyunca bir şeyler kazanıyoruz.

Para kazanıyoruz.

Müşteri kazanıyoruz.

İş kazanıyoruz.

İtibar kazanmaya çalışıyoruz.

Ama bazen kazanmak dediğimiz şeyin içinde görünmeyen kayıplar oluyor.

Karşımızdaki insanın bilgisizliğinden faydalanıyoruz.

Bize duyduğu güveni kullanıyoruz.

Söylememiz gereken bir şeyi söylemiyoruz.

İhtiyacı olmayan bir şeyi ihtiyaçmış gibi gösteriyoruz.

Ve günün sonunda cebimize giren paraya bakıp:

“Kazandım.”

diyoruz.

Oysa belki de tam o anda kaybetmiş oluyoruz.

Biraz dürüstlüğümüzden…

Biraz vicdanımızdan…

Biraz insanlığımızdan…

Üstelik bunların hiçbirinin faturası hemen önümüze gelmiyor.

Bir insanı kandırdığınızda vicdanınızdan eksilen miktarı gösteren bir banka uygulaması yok.

Güveni kötüye kullandığınızda telefonunuza:

Ahlâk bakiyenizden 3.000 TL düşülmüştür.”

diye mesaj gelmiyor.

Belki bu yüzden fark etmiyoruz.

Cebimiz dolarken içimizden bir şeylerin eksildiğini…

Oysa gerçek kazanç sadece eve götürdüğümüz para değildir.

O parayı nasıl kazandığımız da kazancın bir parçasıdır.

Hatta belki en önemli parçası.

Çünkü insan akşam eve yalnızca kazandığı parayla dönmez.

O parayı kazanırken yaptığı tercihlerle de döner.

Ve belki insanın kendisine zaman zaman sorması gereken soru şudur:

Ben bu parayı kazanırken nelerden vazgeçtim?

Dürüstlüğümden mi?

Vicdanımdan mı?

Merhametimden mi?

Bana güvenen bir insanın güveninden mi?

Yıllarca doğru bildiğim değerlerden mi?

Daha çok kazanmak uğruna hangi değerimi susturdum?

Bir müşteriyi kaybetmemek için hangi gerçeği söylemedim?

Bir işi almak için hangi prensibimi görmezden geldim?

Biraz daha fazla para kazanabilmek için neyi ayaklar altına aldım?

Çünkü insanı insan yapan, sahip olduğu para değildir.

Savunduğu değerlerdir.

Dürüstlüğüdür.

Vicdanıdır.

Merhametidir.

Adalet duygusudur.

Kendisine güvenen bir insana, o güveni kötüye kullanmadan bakabilmesidir.

Bunlar insanın üzerinde taşıdığı süsler değildir.

İstediğinde çıkarıp bir kenara bırakabileceği aksesuarlar hiç değildir.

Bunlar seni sen yapan şeylerdir.

Ve insan para kazanmak uğruna bunlardan vazgeçmeye başladığında, belki banka hesabındaki rakam büyür…

Ama kendisi küçülür.

İşte bu yüzden her kazancın bir bedeli vardır.

Ama bazı bedeller parayla ödenmez.

İnsan bazen daha fazla kazanabilmek için kendi değerlerinden verir.

Önce küçük bir tavizdir.

“Bu seferlik.”

der.

Sonra bir tane daha.

Bir tane daha…

Bir süre sonra insan kazandıklarını saymaktan, kaybettiklerini göremez hâle gelir.

Oysa bir gün durup geriye baktığında belki de kendisine sorması gereken tek bir soru kalmıştır:

Bütün bunları kazandım ama bunları kazanırken kendimden ne kaybettim?”

Çünkü dünyada kaybettiğimiz birçok şeyi yeniden kazanabiliriz.

Para yeniden kazanılır.

İş yeniden kurulur.

Müşteri yeniden bulunur.

Ama insan, kendisini kendisi yapan değerleri birer birer kaybetmeye başladığında, onları geri kazanmak her zaman o kadar kolay değildir.

Kimse görmeyebilir.

Kimse bilmeyebilir.

Kandırdığınız insan gerçeği hayatı boyunca öğrenmeyebilir.

Ama siz bilirsiniz.

İşte insanın kendisiyle hesabı da tam orada başlar.

Aylar geçti.

O üç bin lirayı çoktan unuttum.

Ama ustanın giderken söylediği o cümleyi unutmadım.

Çünkü o gün bir buzdolabının nasıl çalıştığından çok, insanın nasıl çalışması gerektiğini düşündüm.

Bir insanın karşısındakinden fazla şey bilmesi ona bir üstünlük vermez.

Bir sorumluluk verir.

Doktor hastasından daha çok bilir.

Usta müşterisinden daha çok bilir.

Avukat müvekkilinden daha çok bilir.

Satıcı sattığı ürünü alıcısından daha iyi bilir.

Ve insanın ahlâkı belki de tam burada ortaya çıkar:

Karşındaki sana mecburken…

Senin bildiğini bilmiyorken…

Sana güvenmekten başka çaresi yokken…

Ne yaptığında.

Çünkü dürüstlük, herkesin gerçeği bildiği yerde kolaydır.

Asıl dürüstlük, gerçeği yalnızca sen bildiğinde başlar.

Bugün geriye dönüp baktığımda o ustanın benden aldığı üç bin liraya “kazanç” diyemiyorum.

Eğer gerçekten ihtiyacım olmayan bir parçayı değiştirdiyse, o gün üç bin lira kazanmadı.

Sadece üç bin lirayı aldı.

İkisi aynı şey değil.

Çünkü insanın kazancı cebine girenle değil, o para cebine girerken kendisinden neyin eksildiğiyle ölçülür.

Ve bazı paralar vardır…

Cebe girerken insanı zenginleştirmez.

İnsandan bir şey götürür.

Ben o gün üç bin lira kaybettim.

Belki o benden daha fazlasını kaybetti.

Çünkü benim kaybettiğim yeniden kazanılabilecek bir şeydi.

Onun kaybettiği ise, insanın bir kez eksiltmeye başladığında farkına bile varmadan tüketebileceği bir şeydi:

Kendi değerleri.

O günden bana bir buzdolabı tamiri değil, şu düşünce kaldı:

İnsanın gerçek kazancı, günün sonunda cebinde kalan para değildir.

O parayı kazanırken içinde kalan insandır.

 

✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri