Ekim 11, 2026

İnsanın içindeki çarklar

ile Ali İhsan Sivri

Geçen gün kızımın oyuncaklarından biri dikkatimi çekti. İç içe geçmiş iki dişli çarktan oluşan, kalemle geometrik şekiller çizilen basit bir oyuncaktı. Büyük çark sabit duruyor, küçük çark onun içinde dönüyordu. Kalem aynı hareketi tekrar ediyor, kâğıdın üzerinde birbirini takip eden çizgiler bırakıyordu. Başlangıçta pek bir anlam ifade etmeyen o çizgiler, dönüşler devam ettikçe şaşırtıcı derecede güzel bir şekle dönüşüyordu.

Bir süre seyrettim. Sonra çizgilerden çok, o tekrarların üzerinde düşünmeye başladım.

Acaba insan da böyle miydi?

Her gün tekrar ettiğimiz davranışlar, farkına bile varmadan içimizde bir şeyler çiziyor olabilir miydi? Bugün önemsiz gördüğümüz küçük bir tercih, yarın karakterimizin bir parçasına dönüşebilir miydi?

Bir insan düşünelim. İlk kez birinin arkasından konuştuğunda belki biraz rahatsız oluyor. Söylediklerinin doğru olup olmadığını, o insanın bunları duysa ne hissedeceğini düşünüyor. Fakat zamanla başkalarının kusurlarını konuşmak sohbetlerinin sıradan bir parçasına dönüşüyor. Önceleri çekinerek söylediği sözleri artık rahatlıkla söylüyor. Hatta bir gün, başkalarının hayatını konuşmadığı sohbetlerden sıkılmaya başlıyor.

O insan ne zaman değişti? İlk konuştuğunda mı, yoksa başkalarının kusurlarından keyif almaya başladığında mı?

Bir başkası, kendisine yapılan küçük bir haksızlığa büyük tepki gösterirken, başkasının hakkını ihlal ettiğinde bunu önemsemiyor. Önceleri içinde bir rahatsızlık hissediyor belki. Sonra kendisine gerekçeler buluyor. “Herkes yapıyor”, “Ben yapmasam başkası yapacak”, “Bu kadarcıktan ne olur?” diyerek vicdanını susturuyor. Zamanla haksızlık yapmamayı değil, yaptığı haksızlığın ortaya çıkmamasını önemsemeye başlıyor.

Bir diğeri, karşısındaki insanın üzüldüğünü gördüğünde eskiden kendisini sorgularken artık “Benim huyum böyle” demekle yetiniyor. Kırıcı sözlerini açık sözlülük, kabalığını samimiyet, öfkesini haklılık olarak görmeye başlıyor. Değiştirmesi gereken davranışlarını kişiliğinin vazgeçilmez özellikleri sayıyor.

Ve belki de en tehlikelisi, bütün bunlar olurken kendisini hâlâ iyi bir insan olarak görmeye devam ediyor.

Çünkü insanın kötülüğe alışması, her zaman kötülüğü sevmesiyle başlamıyor. Bazen yalnızca onu mazur görmesiyle başlıyor.

Önce yanlış olduğunu bildiği bir davranışı yapıyor, sonra o davranışa bir gerekçe buluyor. Ardından aynı gerekçeyi tekrar tekrar kullanıyor. Bir süre sonra gerekçeye bile ihtiyaç duymuyor. Başlangıçta vicdanını rahatsız eden şey, artık gündelik hayatının doğal bir parçası hâline geliyor.

İnsan böylece bir sabah uyanıp bütün değerlerinden vazgeçmiş olmuyor. Her gün biraz daha uzaklaşıyor onlardan. Üstelik bu uzaklaşmayı çoğu zaman fark etmiyor.

Belki de insanın en büyük kayıplarından biri, yanlış yapması değil; yanlışa alıştığı için artık onu yanlış olarak görememesidir.

Ama aynı çarkın başka bir yönü de var.

Bir insan düşünelim. Öfkelendiğinde karşısındakini kırabilecek sözler söylemek yerine susmayı tercih ediyor. İlk zamanlar bu hiç kolay gelmiyor. İçinden cevap vermek, kendisini savunmak, hatta karşısındakini incitmek geçiyor. Fakat her defasında biraz daha sabretmeyi öğreniyor. Zamanla susması gereken yerde susabilen, konuşması gereken yerde incitmeden konuşabilen bir insana dönüşüyor.

Bir başkası, kimsenin görmediği bir yerde bulduğu emaneti sahibine ulaştırıyor. Bunu bir kahramanlık olarak görmüyor. Sadece doğru olanı yapıyor. Başka bir gün, kendi çıkarına olmasına rağmen haksız bir kazancı reddediyor. Bir başka gün, kendisine güvenen birinin güvenini boşa çıkarmıyor. Bu küçük doğrular tekrarlandıkça dürüstlük, onun zaman zaman gösterdiği bir davranış olmaktan çıkıp karakterinin ayrılmaz bir parçasına dönüşüyor.

Bir diğeri, insanların kusurlarını konuşmak yerine güzel taraflarını görmeye çalışıyor. Önceleri bunu bilinçli bir çabayla yapıyor. Zamanla başkalarının eksiklerini aramaktan vazgeçiyor. Birinin başarısına sevinmeyi, üzüntüsünü paylaşmayı, ihtiyacı olduğunda yanında olmayı öğreniyor. Merhamet, yalnızca hissettiği bir duygu olmaktan çıkıp hayatına yön veren bir değere dönüşüyor.

Bunların hiçbiri bir günde gerçekleşmiyor. Hiçbiri büyük bir değişimin habercisi gibi görünmüyor. Fakat her küçük iyilik, insanın içinde başka bir iyiliğe yer açıyor. Her doğru tercih, bir sonrakini biraz daha kolaylaştırıyor.

Tıpkı o oyuncaktaki çizgiler gibi…

Her dönüşte aynı hareket yapılıyor. Fakat ortaya çıkan şekil, bir önceki çizgiden biraz daha farklı oluyor. Çizgiler biriktikçe başlangıçta göremediğimiz bütün ortaya çıkıyor.

İnsanın karakteri de böyle şekilleniyor belki. Tek bir iyilikle erdemli, tek bir yanlışla kötü bir insan olmuyoruz. Fakat tekrar ettiğimiz davranışlar, zamanla hangi tarafa yöneldiğimizi gösteriyor.

Burada asıl mesele, insanın içinde ne bulunduğundan çok, neyi beslediği olsa gerek.

Hepimizin içinde öfkelenebilen, kıskanabilen, bencilleşebilen bir taraf var. Ama aynı zamanda sevebilen, merhamet gösterebilen, adaletli davranabilen, bağışlayabilen bir tarafımız da var. İnsan olmak, bu duyguların hiçbirini taşımamak değil; hangisinin hayatımıza yön vermesine izin verdiğimizi fark edebilmek.

Çünkü beslediğimiz şey güçleniyor.

Sürekli haklı çıkmaya çalışan insan, zamanla hakikati duymakta zorlanabiliyor. Her olayda kendisine yapılan haksızlığı arayan insan, başkalarına yaptıklarını göremeyebiliyor. Kendi çıkarlarını her şeyin önüne koyan insan, bir süre sonra başkalarının da hakları olduğunu unutabiliyor.

Ama sürekli kendisini sorgulayan, hatasını kabul etmeyi öğrenen, başkalarının hakkını gözeten insan da zamanla başka bir derinlik kazanıyor. Doğruluk onun için yalnızca uyulması gereken bir kural değil, vazgeçmek istemediği bir hayat biçimi hâline geliyor.

İnsan, yüzünü hangi tarafa dönerse zamanla orayı daha çok görmeye başlıyor.

Yüzümüz sürekli kusurlara dönükse güzellikleri kaçırabiliyoruz. Çıkarlarımıza dönükse hakkaniyeti, öfkemize dönükse merhameti, kendimize dönükse başkalarını unutabiliyoruz.

Oysa yüzümüzü hakka, doğruluğa, iyiliğe çevirdiğimizde hayatın içinde daha önce fark etmediğimiz nice güzelliklerle karşılaşabiliyoruz.

Elbette iyi insanlar da hata yapar. Öfkelenir, kırılır, bazen yanlış kararlar verir. İnsanı değerli kılan hiç yanılmaması değil, yanıldığında hangi tarafa dönmeyi seçtiğidir. Hatasını savunarak mı büyütecek, yoksa kabul edip ondan bir ders mi çıkaracak?

Belki de bu yüzden kendimize yalnızca “Ben nasıl bir insanım?” diye sormak yeterli değildir.

“Ben her gün nasıl bir insan olmaya çalışıyorum?” diye de sormalıyız.

Çünkü karakterimiz yalnızca geçmişte yaptıklarımızın sonucu değil, bugün beslemeyi seçtiğimiz davranışların da eseridir.

O oyuncaktaki çarklar dönmeye devam ettikçe kâğıdın üzerindeki desen tamamlanıyordu. Bizim hayatımızda da günler geçiyor, alışkanlıklarımız tekrarlanıyor, seçimlerimiz birikiyor. Fakat oyuncaktan farklı olarak, bizim hangi çizgileri çoğaltacağımız konusunda söz hakkımız var.

Ve bir gün dönüp kendi hayatımıza baktığımızda gördüğümüz insan, büyük ölçüde yıllar boyunca beslediğimiz düşüncelerin, tekrar ettiğimiz davranışların ve yöneldiğimiz değerlerin eseri olacak.

Öyleyse zaman zaman durup kendimize soralım:

Ben bugün içimde neyi besledim?

Ve yüzüm, gerçekten olmak istediğim insanın bulunduğu tarafa mı dönük?

 

✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri