Kameranın önüne geçmeden önce
Ben inancımı dört dörtlük yaşayan bir insan değilim.
Beş vakit namazımı aksatmadan kıldığımı söyleyemem. İnancımın benden istediği her şeyi yerine getirdiğimi de…
Bunun için mazeret aramıyorum.
“Devir değişti”, “şartlar böyle”, “önemli olan kalp temizliği” gibi cümlelerin arkasına da saklanmıyorum.
Eksiksem, eksiğim.
Doğrunun ne olduğunu biliyor olmam, o doğruyu her zaman yaşayabildiğim anlamına gelmiyor. Ama benim yaşayamıyor olmam da doğruyu değiştirmiyor.
Belki tam da bu yüzden başkasının inancını ölçmekten korkarım.
Kimin Allah’la arasında nasıl bir bağ olduğunu, kimin hangi günahıyla mücadele ettiğini, hangi ibadetini gizlice yaptığını, hangi gece başını yastığa koyduğunda neyin pişmanlığını yaşadığını nereden bilebilirim?
Bilemem.
Zaten bilmek de bana düşmez.
Fakat son zamanlarda sosyal medyada başka bir şeye çok sık rastlıyorum.
Telefon açılıyor.
Kamera karşıya konuyor.
Ve din anlatılmaya başlanıyor.
Ayet anlatılıyor, hadis anlatılıyor; namazdan, haramdan, helalden, tesettürden söz ediliyor.
Buraya kadar hiçbir problemim yok.
İnsan bir konuda eksik olabilir ve o konudaki doğrunun ne olduğunu yine de söyleyebilir. Namazını aksatan bir insanın “Namaz kılmak gerekir” demesi, namazın değerini azaltmaz.
Ama işin söylemeye çekindiğim, söylemezsem de kendime karşı dürüst olmayacağım bir tarafı var.
Bazılarını dinliyorum…
Karşımda son derece güzel, bakımlı; kimi zaman dekoltesiyle, saçıyla, makyajıyla kadınlığını ve güzelliğini açıkça ortaya koyan bir kadın var.
Ve İslam’ı anlatıyor..
Şimdi ben burada kendimi kandırmayayım.
Bazıları öyle güzel, öyle alımlı ki…
Onu seyretmekten anlattığı konuyu dinleyemiyorum bile.
Evet, açık açık söylüyorum bunu.
Belki benim zaafım.
Hatta önce benim zaafım.
Bakışımın sorumluluğu bana ait. Bunun faturasını karşımdaki kadına kesemem.
Ama tam da burada kafama takılan bir soru var:
Ben seni dinlerken anlattığın dini değil, seni fark ediyorsam; sen kameranın karşısına geçerken görüntünün verdiği mesajı hiç hesaba katmayacak mısın?
Çünkü bana nefsime sınır koymayı anlatırken, benim nefsim senin anlattığın sözden önce seni fark ediyor.
İşte benim çözemediğim çelişki tam burada başlıyor.
Tesettürün, mahremiyetin, kadınla erkeğin birbirine karşı sınırlarının konuşulduğu bir dinde, dini anlatan kişinin görüntüsü anlattığı sözün önüne geçiyorsa burada hiç mi çelişki yok?
Bilmiyorum.
Belki cevabını vermek de bana düşmez.
Ama soru orada duruyor.
Üstelik bazen mesele burada da bitmiyor.
Geçenlerde yine böyle bir videoya rastladım.
Bir kadın, İslami bir moda gösterisindeki kadınların kıyafetlerini dini ölçüler üzerinden eleştiriyordu.
Söyledikleri doğruydu..
Ama seyrederken bu defa başka bir soru takıldı aklıma:
İnsan, kendi hayatında uygulamadığı bir ölçüyü, başkasının hayatında cetvel olarak ne kadar rahat kullanabilir?
İşte orada bende sigortalar atıyor.
Meselem o kadının açık olması değil.
Açık olabilir.
Kapalı olabilir.
İnancını eksik yaşayabilir.
Tıpkı benim gibi.
Kendi hayatındaki ölçüyü de tartışmıyorum. O, onunla Allah arasında. Ben kimim ki imanını tartayım?
Ama kamerayı açıp eline İslam’ın cetvelini aldığın ve başka kadınların eteğini, başını, kıyafetini ölçmeye başladığın anda ister istemez dönüp cetveli tutan ele de bakıyorum.
Çünkü “Ben de eksiğim ama doğrusunu söylüyorum” diyebilirsin.
Buna saygı duyarım.
Fakat kendi uygulamadığın bir ölçüyü kameranın karşısından başkasına hüküm vermek için kullanırsan, orada artık yalnızca anlattığın doğruyu değil, senin o doğru karşısında nerede durduğunu da görürüm.
Bu, “Önce kusursuz ol, sonra konuş” demek değil.
Öyle olsaydı dünyada kimse kimseye tek kelime söyleyemezdi.
Ben de söyleyemezdim.
Benim söylediğim daha basit:
Eksiksen, eksikliğini bilerek konuş.
Vaaz vermeden konuş.
Hüküm dağıtmadan konuş.
Başkalarının kusuruna kamerayı çevirirken kendi kusurunu kadrajın dışında bırakmadan konuş.
Üstelik mesele yalnızca kadınların giyimi de değil.
Biz erkekler de yapıyoruz bunu.
Namaz kılmıyoruz, ahlaktan konuşuyoruz.
Ticarette üç kuruş için birbirimizin hakkına giriyoruz, kul hakkından bahsediyoruz.
Evimizdekine tahammülümüz yok, sabır üzerine cümleler kuruyoruz.
Dedikodu yapıp ardından güzel ahlak anlatıyoruz.
Yalanımıza “mecbur kaldım” diyor, başkasının yalanına “karaktersizlik” adını veriyoruz.
Demek ki mesele başörtüsü değilmiş.
Mesele insanmış.
İnsanın kendisine başka, başkasına başka terazi kurmasıymış.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla din anlatmaktan hemen önce; bildiğimiz doğruları biraz daha fazla yaşamaktır.
Ve anlatacaksak da yukarıdan değil, yan yana durarak anlatmak…
“Ben oldum, sen de ol” diyerek değil;
“Ben de yoldayım” diyerek.
Çünkü insan kendi yapamadığı doğrunun şahidi olabilir.
Ama o doğrunun hâkimi olmak zorunda değildir.
Din anlatmak başka şeydir.
Anlattığın dinin ölçüsüyle başkasını yargılamak başka..
Hele insanın kendi yaşayamadığı bir ölçüyü başkasının boynuna asması…
İşte benim itirazım tam orada başlıyor.
Belki kameranın önüne geçmeden önce yapılacak ilk şey de budur:
Kamerayı bir anlığına kapatıp aynaya bakmak.
Çünkü kameranın tuhaf bir huyu var.
Karşındakini çok güzel gösteriyor.
Ama arkasındakini hiç göstermiyor.
✍️Ali İhsan Sivri