Ekim 13, 2026

Tereyağı mı, motor yağı mı?

ile Ali İhsan Sivri

Yaklaşık yirmi beş yıldır güne bir shake içerek başlıyorum. Bu alışkanlığım, klasik Türk kahvaltısına olan düşkünlüğümü hiç azaltmadı. Hatta kahvaltıyı o kadar seviyorum ki çoğu zaman öğle yemeği yerine güzel bir kahvaltı yapmayı tercih ediyorum. Hele bir de nar gibi kızarmış ekmek ve hakiki tereyağı varsa, benim için o sofranın keyfi bambaşka oluyor.

 

Bugün de öğle yemeği niyetine kendime güzel bir kahvaltı hazırladım. Henüz sıcaklığını kaybetmemiş kızarmış ekmeğin üzerine tereyağını sürerken, bıçağın her hareketinde eriyen yağın ekmeğin gözeneklerine nasıl işlediğini seyrettim. O kendine has koku yükselmeye başladığında, insanın yıllardır aynı lezzetten nasıl olup da hiç bıkmadığını düşündüm. Her lokmada aynı keyif, aynı tat… Hatta kahvaltı bitmesin istedim.

 

Sonra bir şey dikkatimi çekti.

 

Birkaç saniye öncesine kadar önümde yalnızca kızarmış bir dilim ekmek vardı. Tereyağı da kendi başına, ayrı bir yerde duruyordu. İkisi bir araya geldiğinde ise ortaya bambaşka bir şey çıkmıştı. Tereyağı eriyip ekmeğin içine işlemiş, kokusunu ve lezzetini ona katmıştı. Artık ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildi. Ekmek aynı ekmekti ama artık eskisi gibi değildi.

 

Tam o sırada zihnime tuhaf bir düşünce geldi. Peki, bu ekmeğin üzerine tereyağı yerine motor yağı sürseydim ne olurdu?

 

O da ekmeğin içine işlerdi. O da gözeneklerine dolardı. Bir süre sonra onu da ekmekten ayırmak mümkün olmazdı. Üstelik her ikisi de aynı ekmeği değiştirmiş olurdu. Fakat aralarında öylesine büyük bir fark vardı ki biri insanın iştahını açarken, diğeri bırak yemeyi, yanında durmak bile istemeyeceği bir şeye dönüştürürdü ekmeği.

 

Demek ki mesele yalnızca bir şeylerin birbirine karışması değildi. Asıl mesele, karıştıktan sonra ortaya ne çıktığıydı.

 

İnsan ilişkilerini düşündüm sonra.

 

Hayatımıza giren herkes bizde bir iz bırakıyor. Kimi zaman bir söz, kimi zaman küçük bir davranış, kimi zaman da yıllarca yan yana yaşadığımız bir insan, farkına bile varmadan içimize işliyor. Düşüncelerimize, alışkanlıklarımıza, hayata bakışımıza karışıyor. Başlangıçta birbirinden ayrı iki insan, zaman içinde birbirinin hayatında öyle yer edinebiliyor ki artık eskisi gibi kalmaları pek mümkün olmuyor.

 

Bazı insanların varlığı bizi güzelleştiriyor. Onların yanında daha anlayışlı, daha sabırlı, daha merhametli olabiliyoruz. İçimizde zaten var olan ama belki de uzun zamandır unuttuğumuz güzel taraflarımızı ortaya çıkarıyorlar. Yanlarında kendimizi rahat hissediyor, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Biraz daha kalsınlar, biraz daha konuşalım, biraz daha birlikte olalım istiyoruz.

 

Bazı insanların varlığı ise tam tersine, zamanla bizi kendimize yabancılaştırabiliyor. Önceleri hiç kullanmadığımız kelimeleri kullanmaya, normalde göstermeyeceğimiz tepkileri göstermeye başlıyoruz. Bir zamanlar bizi rahatsız eden davranışlara alışıyor, hatta bazen aynı davranışları başkalarına biz de gösteriyoruz. Bir bakıyoruz ki hayatımıza karışan şeyler, bizi hiç olmak istemediğimiz birine dönüştürmüş.

 

Üstelik bütün bunlar çoğu zaman birdenbire gerçekleşmiyor. Tıpkı sıcak ekmeğin üzerinde ağır ağır eriyen yağ gibi, fark ettirmeden, yavaş yavaş oluyor.

 

İşin düşündürücü tarafı, insanın kendisine karışan her şeyi başlangıçta ayırt edememesi. Güzel bir sözün de kırıcı bir sözün de yıllar sonra hatırlanabildiğini düşünün. Birinin bize duyduğu güvenin nasıl cesaret verdiğini, bir başkasının sürekli küçümsemesinin nasıl kendimizden şüphe ettirebildiğini… İkisi de içimizde bir yerlere yerleşiyor. İkisi de bizi değiştiriyor. Ama aynı yönde değil.

 

Burada sevgiye ayrı bir yer açmak gerekiyor sanırım.

 

Çünkü sevgi, insanın hayatına karışabilecek en güzel şeylerden biri. Ama sevdiğimizi söylememiz, karşımızdakinin hayatına mutlaka güzellik kattığımız anlamına gelmiyor. Bazen sevgimizin içine farkında olmadan kırgınlıklarımızı, korkularımızı, beklentilerimizi, hatta bencilliğimizi de karıştırabiliyoruz. Sonra bütün bunların adına sevgi diyoruz.

 

Oysa sevgi yalnızca birinin hayatında bulunmak değil, o hayatta nasıl bir etki bıraktığımızla da ilgili olmalı.

 

Bir insanı sevdiğimizde onun hayatına neler katıyoruz acaba? Bizimle tanışmadan önceki hâliyle, hayatına karıştıktan sonraki hâli arasında nasıl bir fark oluşuyor? Varlığımız onun içindeki güzellikleri çoğaltıyor mu? Yanımızdayken hayatı daha güzel, daha yaşanmaya değer buluyor mu? Birlikte geçirdiğimiz zamanın biraz daha uzamasını, o güzel duygunun hiç bitmemesini istiyor mu?

 

Çünkü sevginin insanı değiştirmesi başlı başına kötü bir şey değil. Aksine, bazen insanın hayatındaki en güzel değişimler sevgiyle başlıyor. Daha önce tatmadığı bir huzuru, bilmediği bir mutluluğu, kendisinde var olduğunu bile fark etmediği güzellikleri sevdiği insan sayesinde keşfedebiliyor.

 

Tıpkı tereyağının ekmeği değiştirdiği gibi… Ekmek yine ekmek, ama artık insanın son lokmasını bile yemek istemediği bir lezzete dönüşmüş.

 

Elbette insan ilişkilerini bir dilim ekmek kadar basit düşünemeyiz. İnsan değişebilir, hatalarını fark edebilir, kendisine zarar veren etkilerden uzaklaşabilir. Birlikte yaşanan her zorluk da kötü bir ilişkinin işareti değildir. Bazen bizi geliştiren şey, tam da duymaktan hoşlanmadığımız doğru bir sözdür. Bazen de en çok sevdiğimiz insanlarla anlaşamadığımız zamanlar olur. Önemli olan hiç anlaşmazlık yaşamamak değil, bütün bunların sonunda birbirimizin hayatında nasıl bir iz bıraktığımızdır.

 

Çünkü birinin hayatında yer edinmekle, o hayata iyi gelmek aynı şey değil.

 

Belki de bu yüzden yalnızca hayatımıza kimleri aldığımızı değil, başkalarının hayatına nasıl girdiğimizi de düşünmeliyiz.

 

Çocuklarımızın, eşimizin, dostlarımızın, komşularımızın, hatta gün içinde birkaç dakika karşılaştığımız insanların hayatlarına bile bir şeyler katıyoruz. Bir tebessüm, bir teşekkür, küçük bir incelik… Ya da tam tersine, düşünmeden söylediğimiz bir söz, gereksiz bir öfke, küçücük bir saygısızlık… Bunların hepsi bir yerlere karışıyor. Ve bazen bıraktığımız etkinin farkına bile varmıyoruz.

 

Bugün kahvaltımı bitirirken ekmeğimin son lokmasını biraz daha yavaş çiğnedim. O güzelim tereyağının kokusu hâlâ burnumdaydı. Keşke biraz daha olsaydı, diye geçirdim içimden.

 

Sonra düşündüm…

 

Hayatıma karışan insanları, bana kattıklarını, benden eksilttiklerini… Ardından benim hayatlarına karıştığım insanları…

 

Çünkü insan kendisine iyi gelenleri kolayca hatırlıyor da kendisinin başkalarına nasıl geldiğini aynı sıklıkla sorgulamıyor.

 

Belki de asıl üzerinde durmamız gereken yer burası.

 

Ben, sevdiğim insanların hayatına karıştığımda onları nasıl bir insana dönüştürüyorum? Yanımda biraz daha kalmak mı istiyorlar, yoksa benden uzaklaşmak mı?

 

Çünkü galiba sevginin en önemli ölçülerinden biri de bu:

 

Bir insanın hayatına girdiğimizde, onun hayatını bitmesini istemediği bir kahvaltıya mı dönüştürüyoruz, yoksa önünden kalkmak istediği bir sofraya mı?

 

✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri