Ekim 8, 2026

Kalmayı seçmek..

ile Ali İhsan Sivri

Geçenlerde kısa bir animeye denk geldim.

Bilim, teknoloji ve yapay zekâ üzerine kurulmuş küçücük bir hikâyeydi aslında. Bir laboratuvarda insan biçiminde bir robot kadın yapılıyor ve genç bir adamın hayatına eş olarak giriyordu.

Sonra zaman geçmeye başladı.

Adam yaşlandı.

Yüzü değişti, saçları ağardı, bedeni yoruldu. Kadın ise hiç değişmedi. Ama beni düşündüren onun hiç yaşlanmaması değildi.

Adam yaşlanırken onun hâlâ orada olmasıydı.

Bir sahnede yaşlanmış adam, kadının başını okşuyordu.

Gençlik gitmişti. Zaman geçmişti. Hayat, o adamdan alacağını yavaş yavaş almıştı.

Ama biri hâlâ yanındaydı.

Sonra adam öldü.

Kadın, ondan geriye kalan küllerin bulunduğu kavanozu aldı. Denize doğru yürüdü. Suyun içine girdi, dibe çöktü ve kavanoza sarıldı.

Başını, sevdiği insandan geriye kalan o küçücük kavanoza yasladı.

Film orada bitti.

Benim içinse asıl düşünce orada başladı.

Çünkü benim zihnimde canlanan şeyin robotla ilgisi yoktu aslında.

Elbette o bir makineydi; ne sevmeyi ne de kalmayı kendi iradesiyle seçebilirdi. Ama hikâyenin bende uyandırdığı duygu tam da buydu: Kalmayı seçmek.

Bir süre öylece düşündüm.

Yıllar içinde tanık olduğum ilişkiler, dinlediğim hikâyeler, yakından tanıdığım nice çift geldi aklıma.

Tam da aynı gün bir dostumun evliliğine dair serzenişlerini dinlemiştim. Anlattığı olayların ayrıntıları önemli değildi. Zaten hepimizin çevresinde benzer hikâyeler vardı.

Yıllardır aynı evin içinde yaşayıp birbirine ulaşamayanlar…

Birbirini sevdiğini söyleyip hayatın bütün önemli kararlarını tek başına alanlar…

Ayrılmayan ama artık birbirinin yanında da olmayanlar…

Ve aklımdan şu cümle geçti:

İnsan bir ilişkiden hiç ayrılmadan da yıllar içinde defalarca gidebilir.

Kapıyı çekip çıkması gerekmez.

Bazen kendi isteklerine gider.

Bazen heveslerine.

Bazen arkadaşlarına, hobilerine, alışkanlıklarına…

Bazen de yalnızca kendi kurduğu dünyaya çekilir ve karşısındaki insanı “Ben böyleyim” dediği yerde tek başına bırakır.

Sonra adına hâlâ “beraberlik” deriz.

Oysa aynı evde kalmak başka şeydir.

Birinin hayatında kalmayı seçmek başka.

Bugün ilişkiler üzerine konuşurken “bireysellik” kelimesini çok duyuyoruz.

“Benim hayatım.”

“Benim arkadaşlarım.”

“Benim hobilerim.”

“Benim tercihlerim.”

“Benim özgürlüğüm.”

Ve bunların hiçbirinde yanlış bir şey yok.

İnsan sevdi diye kişiliğinden vazgeçmemeli. Hobileri olmalı, arkadaşları olmalı.

Fakat benim takıldığım yer başka:

“Ben” nerede biter, “biz” nerede başlar?

Çünkü “ben”i korumakla, “biz”i hiç kurmamak aynı şey değildir.

Ama sevgi yalnızca “Ben bunu istiyorum” diyebilme özgürlüğü de olmasa gerek.

Bazen hayat önümüze iki şey koyar.

Bir tarafta çok istediğimiz bir şey vardır.

Bir hobi…

Bir yolculuk…

Bir eğlence…

Bir ortam…

Belki aylardır beklediğimiz birkaç güzel gün.

Diğer tarafta ise sevdiğimiz insanın kalbi.

İşte orada görünmeyen küçücük bir terazi kurulur.

Belki biraz eski bir anlayıştır ama o terazide sevdiğimiz insanın kalbinin ağır gelmesi gerektiğine inanıyorum.

Çünkü bazı şeylerden sevdiğimiz için vazgeçebilmek de sevginin içindedir.

Ama dişimizi sıkarak değil.

Surat asarak değil.

İçimizde ukde bırakarak hiç değil.

Yıllar sonra çıkarılacak bir hesap defterine “Senin yüzünden yapamadım” diye yazmak için de değil.

Gerçekten, gönülden…

Çünkü sevdiğimiz insanın kalbini kıracağını bildiğimiz bir şeyden vazgeçmişsek ve o insan bizim için gerçekten daha kıymetliyse, aslında bir şey kaybetmiş sayılmayız.

Sadece daha kıymetli olanı seçmişizdir.

Belki sevginin en sessiz hâllerinden biri tam olarak budur:

İnsan bazen sevdiği için bir şeyden vazgeçmez.

Sevdiği, o şeyden daha kıymetli olduğu için vazgeçtiğini bile hissetmez.

Sanırım bugün ilişkilerde birbirimize anlatmakta en çok zorlandığımız yerlerden biri burası.

Çünkü mesele birbirimizin bütün hobilerine katılmak değil.

Aynı filmleri sevmek değil.

Aynı müziği dinlemek değil.

Her yere beraber gitmek hiç değil.

İki insan birbirinden bambaşka olabilir.

Biri bir şeye tutkuyla bağlanırken diğeri zerre kadar heyecan duymayabilir.

Ne olmuş?

Sevgi aynı insan olmak değildir ki.

Fakat sevdiğimiz bir şey, sevdiğimiz insanın kalbini incitecek bir noktaya geldiğinde mesele artık yalnızca “hobi” değildir.

Çünkü o andan sonra önümüzde bir tercih vardır.

Ve insan hangi kefeyi seçiyorsa, farkında olsun ya da olmasın, neyin kendisi için daha ağır olduğunu da söylüyordur.

Belki tam da burada “fedakârlık” kelimesini yanlış anlıyoruz.

Fedakârlığı hep büyük şeylerde arıyoruz.

Oysa bir ömür, birkaç büyük fedakârlıktan değil, yüzlerce küçücük tercihten oluşuyor.

Bugün kimin yanında durduğumuzdan…

Kimin için programımızı değiştirdiğimizden…

Kimin üzüleceğini bildiğimizde bir hevesimizden geri dönebildiğimizden…

Bazen gitmekten.

Bazen gitmemekten.

Bazen konuşmaktan.

Bazen susmaktan.

Ve bütün bunların toplamında aslında tek bir şey söylüyoruz:

“Hayatımda ne kadar yerin var?”

Belki o yüzden o küçücük anime beni bu kadar düşündürdü.

Denizin dibinde sevdiğinden geriye kalan bir kavanoza sarılan o kadın bana kusursuz bir aşkı anlatmadı.

Sonsuzluğu da anlatmadı.

Çünkü hiçbirimiz sonsuzluğu garanti edemeyiz.

Bana seçmeyi anlattı.

Bir kez değil.

Hayat boyunca tekrar tekrar…

Gençken.

Yaşlanırken.

Her şey yolundayken.

Şartlar değiştiğinde.

Hayat kolayken.

Hayat zorlaştığında.

Bazen çok istediğin bir şeyden vazgeçmen gerektiğinde…

Yine onu seçmek.

Çünkü “Seni seviyorum” çok güzel bir cümledir.

Ama sevgi yalnızca söylenen bir şey değildir.

Bazen gidilecek bir yere gitmemektir.

Bazen yapılabilecek bir şeyi yapmamaktır.

Bazen çok istediğin bir şeyi, karşındaki insanın kalbinden daha kıymetli görmemektir.

Bazen onun dünyasına yaklaşmaktır.

Bazen kendi dünyandan birkaç adım geri gelmektir.

Ve bazen…

Gitmek mümkünken kalmayı seçmektir.

Belki insanın aradığı da “sonsuza kadar benimle kal” diyen büyük sözler değildir.

Belki çok daha küçük, çok daha gerçek bir şeydir.

Bugün önünde onlarca seçenek varken…

“Bugün de seni seçtim.”

diyebilecek biri.

Yarın geldiğinde hayat yine önüne başka şeyler koyacaktır.

Başka hevesler.

Başka yollar.

Başka tercihler.

O zaman da sevgi yeniden sınanacaktır.

Ve belki bir ömrü “birlikte geçirilmiş yıllar” yapan şey de budur:

Her yeni günde birbirini yeniden seçmek.

Çünkü kalmak, yalnızca gitmemek değildir.

Kalmak da bir seçimdir.

Ve belki sevginin en güzel hâli şudur:

“Vazgeçtiğim şeylere değil, kalmayı seçtiğim yere bakıyorum.”

 

✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri