Hırlasa da…
Her sabah olduğu gibi bu sabah da bahçedeki kedilerin yemlerini vermek için verandaya çıktım.
Aslında onların bir kısmı için bunun saati de belli.
Biraz geç uyanırsam bahçenin kıdemlileri sayılabilecek beş altı tanesi, evin hangi odasında yattığımı gayet iyi biliyor. Yatak odasının penceresinin önüne gelip yüksek sesle miyavlamaya başlıyorlar.
Bazen bununla da yetinmeyip sinekliğe tırmanıyor, cama vuruyorlar.
Sanki:
“Haydi kalk… Kahvaltı vakti. Karnımız acıktı.”
Sabahları hepsi birden yiyebilsin diye kenarları yüksek, genişçe bir tepsiyi yemlik olarak kullanıyorum.
Ama sofranın geniş olması, herkesin sofraya aynı anda oturabileceği anlamına gelmiyor.
Çünkü içlerinden biri baskın.
Yemeği koyduğumda önce o geliyor. Diğerlerini pek yaklaştırmıyor. Yanına sokulmaya çalışan olursa bir hırlama, bir tıslama…
Diğerleri de mesafelerini koruyor.
Korktukları için mı, yoksa “Bir tatsızlık çıkmasın, nasıl olsa birazdan sıra bize gelir.” diye düşündüklerinden mi bilmiyorum.
Genellikle etrafa dağılıp onun yemeğini bitirmesini bekliyorlar.
Sonra baskın olan çekiliyor ve diğerleri hep birlikte sofraya oturuyor.
Uzun zamandır düzen böyle.
Bu sabah da öyle başladı.
Yemeği tepsiye koydum.
Bizimki her zamanki gibi geldi, koca tepsinin başına tek başına geçti. Diğer büyük kediler biraz ileride beklemeye başladılar.
Derken başka bir kedinin, henüz yeni yeni kuru mama yemeye başlamış dört yavrusu geldi.
Minicikler.
Tepsinin kenarına yaklaştılar.
Baskın kedi hemen hırladı.
Büyüklerin gayet iyi bildiği o uyarıyı yaptı:
“Yaklaşmayın.”
Yavrular bir an duraksadı.
Ama içlerinden biri…
Hiç aldırmadı.
Belki hırlamanın ne anlama geldiğini henüz tam bilmiyordu.
Belki biliyordu da çok acıkmıştı.
Belki de bizim yetişkinlerin zamanla öğrendiği bazı korkuları öğrenmek için henüz yeterince büyümemişti.
Tepsinin yanına gitti.
Başını eğdi.
Ve yemeye başladı.
Bir süre onu seyrettim.
Baskın kedi hırlamaya devam ediyordu.
Ama yavru yemeye de devam ediyordu.
Sonra ilginç bir şey oldu.
Onu gören diğer üç yavru da cesaretlendi.
Biraz ürkek, biraz temkinli…
Onlar da tepsiye yanaştılar.
Dört küçük yavru, az önce hiç kimseyi yanına yaklaştırmayan kedinin yanı başında yemeye başladı.
Bizim baskın hâlâ arada hırlıyor, tıslıyordu.
Ama vurmadı.
Kovalamadı.
Bir süre sonra sanki o da kabullendi.
Ve birlikte yediler.
Asıl tuhaf olan ise birkaç metre ötede yaşanıyordu.
Yavruların annesi de dahil olmak üzere bütün yetişkin kediler hâlâ etrafa yayılmış, sıralarını bekliyordu.
Onlara baktım.
Sonra tepsinin başındaki dört küçüğe.
İnsan bazen bir şeyi anlatmak için saatlerce düşünüyor.
Bazen de hayat, anlatmak istediğini bir sabah vakti dört yavru kediyle getirip önüne bırakıyor.
O büyük kedilerin hepsi yavrulardan daha güçlüydü.
Hepsi o sofraya oturabilecek durumdaydı.
Ama belli ki zaman içerisinde bir düzen öğrenmişlerdi.
Önce o yiyecek.
Sonra biz.
Belki daha önce yaklaştılar ve pati yediler.
Belki birkaç kez kovalandılar.
Belki de artık denemelerine bile gerek kalmamıştı.
Bir hırlama yetiyordu.
Çünkü bazı sınırlar bir süre sonra önümüzde değil, zihnimizde oluşuyor.
Ve insan da galiba biraz böyle.
Kaç kere “olmaz” duyduktan sonra denemeyi bırakıyoruz?
Kaç kapının gerçekten kilitli olduğunu, kaçının ise yalnızca kapalı durduğunu hiç kontrol etmiyoruz?
Kaç sofrada aslında bize de yer olduğu hâlde, birilerinin hırlamasından çekinip uzakta sıramızı bekliyoruz?
Sonra biri çıkıyor.
Bazen bizden daha güçlü değil.
Daha bilgili de değil.
Hatta belki neyle karşılaşacağını bile bilmiyor.
Sadece gidiyor.
Ve oturuyor.
İşin en güzel tarafı da burada başlıyor.
Bir kişinin cesareti yalnızca onun hayatını değiştirmiyor.
Arkasından bakanlara da:
“Demek ki olabiliyormuş.”
dedirtiyor.
Bu sabah ilk yavru tepsiye yanaşmasaydı, diğer üçü muhtemelen yanaşmayacaktı.
Ama biri yaptı.
Diğerleri de geldi.
Belki hayatımızdaki bazı hırlamaları gereğinden fazla ciddiye alıyoruz.
Belki bazı insanlar, bazı korkular, bazı alışkanlıklar yıllardır bize:
“Sen bekle.”
diyor.
Biz de bekliyoruz.
Oysa o küçücük yavru bu sabah kimseyle kavga etmedi.
Baskın kediyi yenmedi.
Ona meydan okumadı.
Kendini ispatlamaya da çalışmadı.
Sadece acıkmıştı.
Önünde de yemek vardı.
Gitti ve sofraya oturdu.
Bazen cesaret, hırlayana karşı hırlamak değildir.
Bazen cesaret;
hırlamasına rağmen sessizce sofraya oturmaktır.
✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri