Temmuz 23, 2026

Üşendiğim o bir kaç adım

ile Ali İhsan Sivri

Sabah kalktığımda ilk aklıma gelen, bir gece önce yemleri biraz az gelen kedilerdi.

Kendi çayımı içmeden önce onları doyurmak istedim. İçime sinmedi çünkü. Ben içeride oturup keyif yaparken onların dışarıda aç olması düşüncesi rahatsız ediyordu beni.

Balkona çıktım.

Kedilerin yemini verdim.

Tavukları besledim.

Köpekle ilgilendim.

Sonra gözüm, kedilerin arasındaki küçücük bir yavruya takıldı.

Henüz bir aylık kadardı.

Daha düne kadar annesinin peşinden ayrılmayan o küçücük şey, artık büyük kedilerin ve annesinin yanında kendi başına yem yemeye başlamıştı.

Bir süre onu izledim.

Minicik ağzıyla diğerlerinin arasına karışmasını…

Onlar ne yapıyorsa onu yapmaya çalışmasını…

Sanki yavaş yavaş kedi olmayı öğreniyordu.

Daha doğrusu, kedi olmaya başlıyordu.

O kadar güzel, o kadar masumdu ki…

Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece seyrettim.

Sonra içeri girdim.

Çayımı aldım, tabletlerimi içtim. Bir süredir izlemek istediğim bir program vardı. Onu açtım.

Kanepede uzanıp izlemeye başladım.

Aradan on beş, yirmi dakika kadar geçmişti.

Videoyu durdurdum.

Balkona çıkıp bir sigara içeyim dedim.

Dışarı çıktığımda gözüm yine kedilere takıldı.

Ve onu gördüm.

Az önce yem yiyen o küçücük yavruyu.

Yerde yatıyordu.

Ölmüştü.

Bir süre neye baktığımı anlayamadım.

İnanamadım.

Daha birkaç dakika önce buradaydı.

Daha birkaç dakika önce annesinin ve diğer kedilerin arasında yemek yiyordu.

Ben de onu seyrediyordum.

Kedi olmaya başlamasını…

Büyümeye çalışmasını…

Hayata karışmasını…

Şimdi ise yerde, hareketsiz yatıyordu.

Şok oldum.

Ne olduğunu anlayamadım.

Bir saldırı izi yoktu.

Diğer kedilerde hiçbir sorun yoktu.

Nasıl olmuştu?

Neden olmuştu?

Bilmiyordum.

Bildigim tek şey, birkaç dakika önce sevgiyle izlediğim o küçücük canlının artık olmadığıydı.

İnsan bazen hayatın hızına yetişemiyor.

Biraz önce var olan bir şeyin, birkaç dakika sonra nasıl yok olabildiğini aklı almıyor.

Üzüldüm.

Hem de çok.

Elimden hiçbir şey gelmedi.

O şaşkınlığın içinde sigaramı içmeye devam ettim.

Sigaram bittiğinde masaya baktım.

Kül tablası yoktu.

Diğer masadaydı.

Aslında birkaç adımlık mesafe.

Ama o an kalkıp almaya üşendim.

Bahçemde toprak bir alan vardı.

İzmariti oraya doğru attım.

Tam o sırada şiddetli bir rüzgâr esti.

İzmarit, küçük bir jetin havalanması gibi bir anda yön değiştirdi ve köpek kulübesinin üzerindeki gölgeliğe doğru uçtu.

Gördüm.

Nereye gittiğini gördüm.

Bir an düşündüm.

Sonra kendi kendime:

“En fazla gölgeliği deler, aşağı düşer.”

dedim.

Ve bıraktım.

Belki yavru kedinin ölümünün verdiği şaşkınlık vardı üzerimde.

Belki üzüntü.

Belki de insan zihninin, görmek istemediği şeylerden uzaklaşmak için bulduğu o tuhaf kaçışlardan biriydi.

Tek istediğim içeri girip videoya devam etmekti.

Biraz kafam dağılsın istiyordum.

İçeri girdim.

Kanepeye uzandım.

Videoyu yeniden açtım.

Klima çalışıyordu.

Camlar kapalıydı.

Programın sesiyle klimanın uğultusu birbirine karışmıştı.

Dışarıdaki dünyadan kopmaya çalışıyordum.

Yaklaşık yirmi, yirmi beş dakika geçti.

Bir ara dışarıdan sesler geldiğini fark ettim.

Bağırışlar…

Ama hem videonun sesi vardı hem klimanın uğultusu.

Önce pek anlam veremedim.

Yattığım yerden doğruldum.

Kafamı kaldırıp camdan dışarı baktım.

Ve gördüğüm şey karşısında bir anda yerimden fırladım.

Alevler bana doğru geliyordu.

Az önce sakin sakin oturduğum bahçe yanıyordu.

Üstelik yangın çoktan büyümüştü.

O gün normalde evde olmayan komşum tesadüfen evdeydi.

Alevleri benden önce fark etmiş, hortumu çekmiş, yangını söndürmeye çalışıyordu.

Ama yetmiyordu.

Apar topar dışarı koştum.

Büyük hortumu aldım.

Birlikte alevlere su tutmaya başladık.

Az önce bir yavru kedinin ölümüne bakıp hayatın ne kadar hızlı değişebildiğini düşünüyordum.

Şimdi kendi ellerimle başlattığım bir yangının büyümesini durdurmaya çalışıyordum.

Bir süre uğraştıktan sonra yangını söndürmeyi başardık.

Etrafa baktım.

Yanan yerlere…

Kavrulan otlara…

Köpek kulübesinin üzerindeki gölgeliğe…

Ve birkaç dakika önce kendi kendime söylediğim o cümleyi hatırladım:

“En fazla gölgeliği deler, aşağı düşer.”

İnsan bazen ne kadar kolay söylüyor:

“Bir şey olmaz.”

Belki de hayatımızdaki en tehlikeli cümlelerden biri bu.

Çünkü çoğu zaman gerçekten bir şey olmuyor.

Bir kere yapıyoruz, olmuyor.

İkinci kez ihmal ediyoruz, yine olmuyor.

Sonra “bir şey olmaz” demeyi öğreniyoruz.

Ta ki bir gün olana kadar.

O sabah benim önümde iki seçenek vardı.

Ayağa kalkıp birkaç adım yürümek.

Ya da:

“Bir şey olmaz.”

demek.

Ben ikincisini seçtim.

Birkaç adım yürümeye üşendim.

Yirmi dakika sonra yangına doğru koştum.

O gün düşündüm ki insan hayatında da bunu çok yapıyor.

Ertelediğimiz bir sağlık kontrolü…

Söylemeye üşendiğimiz bir özür…

Tamir ettirmediğimiz küçük bir arıza…

Görmezden geldiğimiz bir sorun…

Bugün halletmeye üşendiğimiz bir iş…

“Sonra yaparım.”

“Şimdilik böyle kalsın.”

“Bundan ne olacak?”

“Bir şey olmaz.”

Bazen gerçekten olmaz.

Ama bazen küçücük bir ihmal, biz arkamızı döndüğümüzde büyümeye devam eder.

Biz içeride hayatımıza devam ederken…

O dışarıda sessizce yanar.

Ve fark ettiğimizde artık birkaç adım yürümek yetmez.

Koşmamız gerekir.

Belki saatlerce uğraşmamız…

Belki günlerce düzeltmemiz…

Bazen de kaybettiğimiz bir şeyi geri getirmek için ne kadar koşarsak koşalım yetişemeyiz.

O sabah yangını söndürdük.

Şanslıydık.

Çok daha kötüsü olabilirdi.

Ama o gün, bahçede sönen alevlerden bana küçük bir ders kaldı.

Hayatta başımıza gelen bazı büyük felaketlerin başlangıcında büyük kararlar yoktur.

Bazen yalnızca küçücük bir an vardır.

Kalkıp birkaç adım atmakla…

“Bir şey olmaz.”

deyip arkamızı dönmek arasındaki o küçücük an.

Ben o sabah kül tablasına kadar yürümeye üşendim.

Yirmi dakika sonra yangına doğru koştum.

Ve anladım ki…

İnsanın üşendiği bazı yollar, sonradan koşarak geri dönüyormuş.

 

✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri