Mart 5, 2026

Küçük bir oyuncak, büyük bir ders

ile Ali İhsan Sivri

Bilmem kaçıncı iflasımdı… Yine sermaye yok, yine boştaydım.
Pazarcılık yapan bir arkadaşım bir gün bana şöyle dedi:
“Gel benimle pazarlara takıl, sana yanımda yer ayarlarım.”
Yapacak başka bir şeyim yoktu. Üstelik çok az sermayeyle, kirasız ve vergisiz bir ticaretti. Denemeye karar verdim.
Küçük bir miktar borçla, ancak 1 metrekarelik pazar tezgâhını doldurabilecek kadar hırdavat malzemesi aldım. Pense, tornavida, İngiliz anahtarı gibi şeyler…
Hepsi metal ve donuk renkliydi. Tezgâha biraz renk katsın diye, o sıralar Türkiye’yi ciddi şekilde etkileyen Rus pazarcılardan birkaç basit plastik oyuncak da aldım.
Ertesi gün ilk pazarımı kurdum.
Arkadaşım Metin, kendi tezgâhından yarım metre küçüldü. Yan tezgahtan da rica etti ve beni araya sıkıştırdı. Yerim aslında güzeldi.
Pazar hareketlenmeye başlayınca insanlar tezgâhlara eğilip mallara bakmaya başladılar. Benim de heyecanım artıyordu. Fakat birkaç kişi fiyat sormasına rağmen hırdavat malzemelerinden alan olmadı.
Öğleden sonra anneleriyle gelen birkaç çocuk, o gri demir yığınlarının arasındaki renkli küçük oyuncakları fark etti.
Ve ilginçtir…
Tezgâha renk katsın diye aldığım oyuncaklar satıldı,
ama hırdavatlardan hiç siftah yapamadım.
İlk günün tecrübesi bana şunu söylüyordu:
Rüzgârın yönüne göre yelkenleri ayarlamak gerekiyordu.
Akşam Metin’le oturup durum değerlendirmesi yaptık. Oyuncakların daha hızlı döneceğine karar verdik.
O akşam Metin beni oyuncak toptancısı olan emekli başçavuş Sadık Abi ile tanıştırdı. Haftalık hesapla güzel bir çeşit yaptı.
Ertesi gün tezgâhı oyuncakçı tezgâhı olarak açtım.
Ne kadar doğru karar verdiğimizi daha ilk gün anladık.
Pazara anneleriyle gelen çocukların dikkatini çeken tek şey oyuncaklardı.
Her günün sonunda Sadık Abi’ye gidiyor, çeşitleri biraz daha artırıyordum.
Bir süre sonra tezgâhım 4 metreye ulaştı ve ciddi cirolar dönmeye başladı.
Basit bir pazar tezgâhı da olsa orası benim için bir mağazaydı…
vitrinimdi…
ekmek kapımdı.
Her pazar akşamı tezgâhı toplarken oyuncakları tek tek silip kolilere koyuyor, ertesi sabah da aynı özenle diziyordum.
İlçe pazarlarına gitmek daha zahmetliydi. Çünkü hava aydınlanmadan pazarda olmak gerekiyordu. İlçeye gideceğim zamanlar sabah namazından önce yola çıkıyordum.
Bir Çarşamba sabahı Kocaali pazarındaydım.
Seyyar profillerden yaptığım, brandaları takınca küçük bir dükkân gibi görünen tezgâhımı kurdum. Tam ortasına yeni çıkan ve çok moda olan bir oyuncağı, dikkat çekmesi için yükselterek koydum.
Kahvaltımı yapıyordum.
Üç tereyağlı poğaça,
400 gram kol böreği,
ve mis kokulu duble esnaf çayı.
Henüz saat 8’di ve pazar yeni yeni hareketleniyordu.
Tam o sırada pazara hızlı adımlarla bir kadın girdi. Elinden tuttuğu 4–5 yaşlarında bir çocuk vardı.
Tezgâhımın önünden geçerken çocuk ortadaki oyuncağı gördü.
Bir anda durdu.
Tezgâha yöneldi.
Annesi hemen uyardı:
“Oğlum acelemiz var, öğlene yemek yapacağım. Şimdi bakamayız. Baban gelince birlikte bakarsınız.”
Ama çocuk dinlemiyordu.
Oyuncağa kilitlenmişti.
Parmağıyla göstererek bağırıyordu:
“Onu istiyorum! Bana onu al!”
Anne bir kez daha sakin şekilde söyledi:
“Oğlum sadece ıspanak alacak paramız var. Başka param yok. Baban gelince alırız.”
Çocuk dinlemiyordu.
Sonunda annesi sinirlendi ve kulağını çekti:
“Yürü! Laftan anlamıyor musun!”
Çocuk kendini yere attı.
Tezgâhımın olduğu yer topraktı.
Ağlarken yüzü toprağa değdi ve tozlar bütün yüzüne bulaştı.
Anne iyice çıldırmıştı.
Sonunda bana dönüp fiyatı sormak zorunda kaldı.
“20 TL.”
Kadının elindeki para tam olarak o kadardı.
Yani oyuncak alınırsa ıspanak alınamayacaktı.
Anne çocuğa bağırdı:
“Bak! Oyuncak tam cebimdeki para kadar! O zaman öğlene yemek yok!”
Ama çocuk hiçbir şey duymuyordu.
Yerde tepinmeye devam etti.
Sonunda anne pes etti.
Cebindeki ıspanak parasını bana verip oyuncağı aldı.
Çocuk, yüzü gözyaşı ve toprak içinde, oyuncağa sarıldı.
Bir anda ağlamayı bıraktı.
Mutluydu.
Anne hâlâ söyleniyordu ama çocuğun umurunda değildi.
Çünkü o istediğini almıştı.
O gün pazarda küçük bir çocuk bana büyük bir şey öğretti.
İnsan gerçekten isterse;
ağlamayı, yere düşmeyi, rezil olmayı, hatta dayak yemeyi bile göze alabiliyor.
Yıllar sonra dönüp baktığımda şunu anladım:
Hayallerine o çocuğun o oyuncağı istediği kadar sarılmıyorsan, hayat sana hiçbir şey borçlu değil.
Ve başarman gerçekten çok zor.


Bu vesileyle beni pazarcılık dünyasıyla tanıştıran ve o günlerde önümde yeni bir kapı açmama vesile olan sevgili dostum Metin Filiz’e de gönülden teşekkür ederim.


Bazen bir insan, farkında bile olmadan başka birinin hayatında yeni bir yolun başlangıcı olabilir.