Kendi kendine giden araba
Bu 11 yaşımda ne varmış bilmiyorum ama hayatımı etkileyen oldukça ciddi kararlar ve eylemler yapmışım diye dönüp bakıyorum şimdi…
O yıl babam emekli oldu. Aldığı tazminatla sıfır bir Murat 124 otomobil aldı, kalan parayla da hacca gitti.
O zamanlar bugünkü gibi otomobil çeşitliliği yoktu. Zaten bırakın çeşidi, bir otomobil sahibi olmak bile başlı başına prestijdi.
Kapımızın önünde artık bej rengi, sıfır, pırıl pırıl bir Murat 124 vardı.
Arabayı ağabeyim kullanıyordu. Servisi kaçırdığında fabrikaya onunla giderdi. Ben de yanında olduğum zamanlarda inanılmaz bir dikkatle izlerdim.
Arabayı çalıştırmasını, debriyaja basmasını, vitesleri, frenle durmasını, kalkmasını…
Bir gün kendi kullanacağım gün için hepsini zihnime depoluyordum.
Çok sıcak bir cuma günüydü.
Cuma günleri mesai bitiminde, şehir merkezine çok yakın olan Tugay Komutanlığı’ndan askeri bando çıkar; o zamanlar trafiğe açık olan Çark Caddesi’nden marşlar çalarak geçer, bulvardaki anıtta İstiklal Marşı okunur ve hafta sonu tatili için bayrak indirilirdi. Bir gelenekti bu.
Annem sıcaktan bunalmış, salonda yere uzanmış , serin olsun diye evin her yerinin penceresini açmıştı.
“Git cüzdanımdan para al,” dedi, “Çark Caddesi’ndeki dondurmacıdan iki dondurma kap gel, serinleyelim biraz.”
O an yüzümde şimşekler çaktı.
Aylardır kendimi hazırladığım gün gelmişti sanki.
Ağabeyim de babam da henüz eve gelmemişti. Araba evin önündeydi.
“Tamam anneciğim” deyip portmantoda asılı duran anahtarı kaptığım gibi fırladım.
Sahne artık benimdi.
İnanır mısın, sanki kırk yıllık şoför gibi tekleme bile yapmadım. Arabayı çalıştırdım, geri geri yan sokağa çıktım, sonra Çark Caddesi’ne doğru ilerledim.
Her şey yolundaydı…
Ta ki dondurmacıya elli metre kalana kadar.
Kafasında büyük beyaz miğfer, üzerinde AS-İZ yazan trafik jandarması bana işaret edip sağa çek diyene kadar.
Ama aynı anda gözleri şoför koltuğuna kilitlendi.
Hafif ürpermiş bir sesle komutanına bağırdı:
“Komutanım! Bu arabada kimse yok, araç kendi kendine gidiyor!”
Bunu duyan rütbeli de koşarak geldi.
Murat 124’ü bilenler bilir; direksiyonu ince ve büyüktür. Boyum kısa olduğu için koltuğu öne çeksem de direksiyonun üstünden yolu göremiyordum.
Ben de kendimi riske atmamak için direksiyonun altıyla, kilometre panelinin üstü arasındaki boşluktan yola bakıyordum. Hafifçe eğiliyordum yani.
Zaten zor görünen boyum, bir de öyle eğilince tamamen kaybolmuştu.
İki jandarma ağabey yanıma gelip beni görünce şaşkınlıkları katlandı.
Komutan sertçe sordu:
“Sen nasıl araba kullanıyorsun? Ehliyetin var mı? Ne işin var bu caddede?”
Muzip bir ifadeyle cevap verdim:
“Ehliyet vermiyorlar ki… Annem dondurma istemişti, almaya gelmiştim.”
Adres sordular, telefon yok tabii o zamanlar.
Komutan, iki asker verip beni eve götürmelerini söyledi.
Ama görev görevdir…
“Bir dakika,” dedim, “şuradan dondurmayı alıp geleyim.”
İki külahı alıp geri döndüm.
Asker ağabeyler:
“Hadi geç direksiyona,” dediler, “arka koltuğa biz oturacağız.”
Dayanamadım:
“Nasıl yani? Ben mi süreceğim? Yasak değil mi?”
“Çok konuşma, bin ve evine sür.”
Ukalalığım hâlâ geçmemişti:
“Yoksa siz araba kullanamıyor musunuz?” dedim.
Biraz kızdırdım galiba…
Daha sert bir tonla tekrar ettiler emri.
Dondurmaları yan koltuğa koyup arabayı çalıştırdım.
Sokağa girişim ihtişamlıydı.
Arka arkaya iki korna çaldım, gören görmeyeni uyarsın diye.
Çocuklar bağırıyordu:
“Hey Ali’ye bak! Araba kullanıyor!”
Annem, sesleri duyunca ikinci kattaki pencereden kafasını uzattı.
Tam o sırada ben de evin önüne yanaştım.
Arkadan iki kocaman jandarma indi.
Şaşkınlık tarif edilemezdi.
Olayı anlattılar, bir daha olmaması için uyardılar.
Ben de kâğıda sarılı, artık erimiş dondurmaları iki elimle toparlayıp anneme uzattım.
Başarmıştım.
Sadece iyi gözlem yaparak araba kullanmayı öğrenmiş ve hayatımın ilk sürüşünü, oldukça maceralı bir şekilde tamamlamıştım.
Bugün dönüp bakınca şunu fark ediyorum; bazı şeyler öğretilmez, izlenir.
Cesaret de, beceri de bazen yaşla değil dikkatle gelir.
Ve insan hayatında bazı “ilkler” vardır…
Dondurma gibi erir ama tadı ömür boyu kalır.