Yamuk paspaslar ve düz gerçekler
Ve nihayet… kirayı da ödeyemez hale gelince dükkânı kapattık.
Elde ne varsa spota verdim.
Amacım ticaret yapmak değildi artık…
Sadece bir çeki ödeyebilmekti.
Günün sonunda elimde iki şey kaldı:
Bir C15 kamyonet…
Bir de 5756 müşterinin kaydının olduğu masaüstü bilgisayar.
Ama kimse aramıyordu artık.
Kimse taksit ödemiyordu.
Çünkü sistem çökmüştü.
Bir çek patlayınca… diğerleri de üstüme yıkılıyordu.
Ve ben… altında kalıyordum.
Ailemin ekmeğini çıkaracak bir şey yapmalıydım.
Ama ne?
Aklıma Nuri abim geldi.
Büyük bir fabrikası vardı İstanbul’da.
Durumu anlattım.
Üzüldü.
“Dükkan tut, malı ben koyayım” dedi.
Hatta “dükkanı da ben tutayım” dedi.
Yapardı da…
Ama ben artık bir şeyden emindim:
👉 Borç… insanın sadece cebini değil, ruhunu da sıkıyor.
Teşekkür ettim.
Ve kendi teklifimi yaptım:
“Abi bana mal verme…
Çöpe attığın parçaları ver.”
Şaşırdı.
“Onları ne yapacaksın?” dedi.
“Satacağım” dedim.
Üçgen… yamuk… eğri… ne varsa topladım.
Overlok çektirdim.
Kamyonetin arkasını doldurdum.
Ve yola çıktım.
Mikrofonu elime aldım:
“Paspasçı geldiiii!
Klozet önü, lavabo önü, kapı önü paspaslar… 1 TL!”
Kadınlar toplanıyordu.
Ellerine aldıklarında yüzleri değişiyordu.
Bir tanesi vardı…
Elinde yamuk bir parça, döndürüp duruyor:
“Evladım… bu nasıl serilecek?”
Gülümsedim.
“Ablacım… bu özel tasarım.
Sıradışı model.
Bak, ilk sende olacak.”
Aldı.
Hepsi aldı.
🤣
İşte orada öğrendim:
👉 Her malın mutlaka bir alıcısı vardır.
Ama bir şey daha vardı:
👉 Her satış… hayat kurtarmıyor.
Kazandığım para…
Ancak ekmek aldırıyordu.
Borcu kapatmaya yetmiyordu.
Ben bir yol arıyordum.
Yeni bir yol.
Farklı bir yol…
Ama ben yolu beklerken…
👉 Çember daralıyordu.