Şubat 17, 2026

Hayatla skor 1-1

ile Ali İhsan Sivri
Ortaokulda kaymak satışından objektif arkasına geçen ticaretim lisede de devam etti.
Fotoğraf çekimi ve makine satımının yanına kol saati, kot pantolon ve müşterime getirebileceğim elektrikli ev aletleri de eklendi.
Müşteri portföyümde artık öğretmenler ve aileleri vardı. Hatta taksitli satışa bile başlamıştım. Gerçekten iyi kazanıyordum.
Okul bitince hedefim netti: Yerleşik bir dükkân.
Evimizin sokağının köşesinde, bodrumdan bozma iki dükkân vardı. Bina sahibi aradaki duvarı kaldırmış, tek büyük dükkân yapmıştı. Dışarıdan bakınca hâlâ iki iş yeri gibi görünüyordu.
Ben de bu görüntüyü lehime çevirdim. Sağ taraf manav, sol taraf bakkal olacaktı.
O gün dükkânı tuttum.
Birikmiş param tadilat, boya, raf ve demirbaşlara ancak yetti.
Manav tezgâhını ise babam kendi elleriyle yaptı.
Babamın selamıyla büyük bir toptancıdan bakkal ürünlerini veresiye aldım.
Sol taraf raflara dizildi.
Bakkal hazırdı.
Geriye sabah dörtte hale gidip sebze meyve almak kalmıştı.
Babam beni o saatte kaldırdı. Hale gittik, çeşit yaptık, kamyonet kiralayıp dükkâna döndük.
Sabah ezanı okunurken annemle manav reyonunu diziyorduk.
Dükkânın yanındaki boşluktan yazlık köy minibüsleri kalkıyordu. Büyük avantajdı.
İlk gelen, sonradan çok samimi olacağım “Koreli” lakaplı minibüs şoförüydü.
“Selamünaleyküm, hayırlı olsun.
Şuradan bir kilo armut ver de siftahı ben yapayım,” dedi.
Bu benim ilk kazancım değildi.
Ama ilk dükkân siftahımdı.
Heyecanla armutları tarttım, kese kâğıdını uzattım.
Parayı vermek için cebine attı elini.
Ben parayı elime uzatacak sandım.
Yere attı.
Bir an içimden bir şey koptu. Yüzüm gerilmiş olmalı ki tam laf edecekken annem arkamdan çimdik attı.
“Siftah parası yere atılır oğlum” dedi.
Allah’tan sustum. Yoksa rezil olacaktım.
Ama o ilk sabahın heyecanı üç buçuk ay boyunca kapıda müşteri beklerken yavaş yavaş eridi.
Doğup büyüdüğüm sokakta komşuların benden alışveriş yapacağını sanıyordum.
Yanılmışım.
Karşıdaki yılların marketine giriyorlar, çıkarken benimle göz göze gelmemek için başlarını çeviriyorlardı.
Bir gün mahalleden M. abi geldi.
“Ali’cim” dedi, “senden alışveriş yapmak istiyoruz ama karşıdaki bakkal bize veresiye veriyor. Sen borçla açtın dükkânı. Senden istemeye utanıyoruz.”
Hüzünle dinledim.
Çünkü doğruydu. Ben de veresiye almıştım.
Ama üç buçuk aydır dönen bir ciro yoktu.
Veresiye verseydim belki en azından toptancıya ödeme yapabilirdim.
“Demek ticaretin kuralı buymuş” dedim.
“Tamam abi. Ben de veresiye vereceğim.”
Geldiler.
Ama benim sermayem veresiye alıp veresiye satmaya dayanamadı.
Altı ayın sonunda sekiz kalın veresiye ajandası ve boş raflarla kaldım.
Ringe çıkar çıkmaz ticaretin sillesini yemiştim.
İlk iflasımı çok erken tattım.
Toptancılar, Fahri Sivri’nin oğlu olduğum için icraya vermedi. Sıkıştırmadılar.
Yere düşmüştüm.
Ciddi bir borç vardı.
Ve bu borç maaşlı çalışarak kapanacak gibi değildi.
Askerliğe bir yıl kalmıştı. Yeni dükkân açmanın anlamı yoktu.
Yine ayak ticaretine dönecektim.
Kazanmam gerekiyordu.
Bir toptancıda gördüğüm devasa kâğıt stokları aklıma geldi.
Peçete, tuvalet kâğıdı, kâğıt havlu…
Gittim.
“Liste fiyatı üzerinden iskonto ver” dedim.
“Ben sipariş toplarım, malı sen gönderirsin.”
Anlaştık.
Evrak çantamı aldım, piyasaya çıktım.
İki haftada o devasa stoğu erittim.
Aldığım iskonto ile bakkal borçlarını kapattım.
Hayatla skor 1-1 olmuştu.
Askerden dönünce rövanş başlayacaktı.
Bileniyordum.
O gün anladım ki mesele düşmemek değilmiş.
Mesele, düştüğün yerden hesabı kapatmadan kalkabilmekmiş.
Hayat bazen borç yazar, bazen tahsil eder.
Önemli olan defteri erken kapatmamakmış..