Birinin yükü, diğerinin rızkı
Askerliğime bir yıl vardı.
Ne yeni bir dükkân açabilirdim ne de büyük bir girişime girebilirdim.
Ama bir şey yapmalıydım.
Bakkal iflasından sonra, o devasa kâğıt stoklarını eritmeye çalıştığım iki hafta boyunca pek çok bakkal ve market sahibiyle tanışmıştım.
Kimiyle sıcak bir selam, kimiyle ciddi bir dostluk oluşmuştu.
İş yerlerine gittiğimde sadece kâğıt satmıyordum.
Sohbet ediyorduk.
Ve o sohbetlerde bir şey fark ettim.
Her esnafın bir fazlası, bir eksiği vardı.
Biri eski buzdolabını satmak istiyor,
diğeri yeni dolap arıyordu.
Biri raflarını değiştirmek istiyor,
öbürünün elinde fazla raf vardı.
Kiminin elinde satamadığı stok birikmişti,
kimi de mal arıyordu.
Birinin yükü, diğerinin ihtiyacıydı.
Cebime bir not defteri koydum.
Tekrar dolaşmaya başladım.
Kim neyi satmak istiyor?
En dip fiyatı ne?
Kim ne arıyor?
Hepsini yazdım.
Sonra dip fiyatın üzerine kendi kârımı koyup diğer esnafa sundum.
Ticaret günler içinde şekillenmeye başlamıştı.
Ahmet Bakkal’ın yenilemek istediği eski buzdolabını, yeni dükkân açan Mehmet’e sattım.
Sıfır sermaye ile ciddi kazanç elde ettim.
Bu sadece başlangıçtı.
Kısa sürede namım yayıldı.
Artık piyasada bir şeye ihtiyaç olduğunda önce beni arıyorlardı.
“Bulur musun?” diyorlardı.
Ya da en azından fikrimi soruyorlardı.
Yine ayak ticaretindeydim.
Ama bu kez farklıydı.
Sermayesiz.
Risksiz.
Ve tutarı büyük mallarla.
Dolayısıyla kazancım da büyüktü.
Askere kadar bu şekilde devam ettim.
Özgür, sermayesiz, bol kazançlı.
Yıllar sonra bu dönemi düşündüğümde Mümin Sekman’ın ilk okuduğum kitabı geldi aklıma:
“Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.”
Ben yoldan çekilmeyi hiç düşünmedim.
O gün anladım ki imkânsızlık çoğu zaman bahanedir.
Mesele neyin eksik olduğuna değil, elindekini nasıl kullanacağına bakmaktır.
Şartlar beni zorladı ama bir şeyi öğretti:
Yol bazen para ile değil, dikkatle açılır.