6 metrekarelik bir hayal
Alnımızın akıyla askerlik vazifemizi tamamlayıp yuvaya döndüğümde hayat yine yeni bir sayfa açıyordu önümde.
Babam, Adapazarı İmam Hatip Liseleri Koruma Derneği’nin faaliyetlerini yürütüyordu. Derneğin önemli gelir kaynaklarından biri de kız ve erkek okullarının kantinleriydi.
Askere yeni gitmiş, piyasadan kopmuş biri olarak biraz toparlanmam gerektiğini düşünüyordu.
“Gel kantinlere bir çeki düzen ver,” dedi.
“Sen piyasaya yeniden alışana kadar hem kendini toparlarsın hem de derneğe faydan olur.”
Hayatımın hiçbir döneminde maaşlı çalışmayı kabullenmemiş biri olarak bu teklif içime çok sinmese de sonuçta benim de mezunu olduğum, babamın emekliliğinden sonra gönlünü verdiği bir kurumdu. Faydalı olabilmek adına kabul ettim.
Daha ilk ayda yaptığım küçük düzenlemelerle; mal alış fiyatları, ürün çeşitliliği, satış düzeni ve personelin çalışma şekli değişti. Sonuç şaşırtıcıydı.
Derneğin bana 5–6 ayda ödeyeceği maaş kadar ek kazanç ilk ayda kasaya girmişti.
Bu durum babam için de güzel bir referans oldu. Çünkü beni işe alırken amacı sadece oğluna bir iş vermek değildi; derneğin işlerine katkı sağlayabileceğime inanmıştı.
Zaten babam hayatı boyunca kişisel çıkarlarını veya ailesinin menfaatlerini hiçbir zaman öne koyan biri olmamıştı. Bunu herkes bilirdi.
Sonbahar ilerliyor, Adapazarı’nda kış kendini yavaş yavaş hissettirmeye başlıyordu.
Bir sabah askerlikte en yakın arkadaşlardan biri olan devrem İlhan Sağlam çıkageldi. Yüzü asıktı, keyifsizdi.
“Hayırdır?” dedim.
Tır şoförüydü. Çoğu zaman yurt dışı seferlerine gidiyordu. Fakat evlenmek istediği kızın annesi bu meslekten dolayı çok endişeliydi.
“Ben ömür boyu yoldan bir kaza haberi gelecek korkusuyla yaşayamam,” demiş.
“Kızımı da böyle bir hayatın içine bırakamam. Evlenmek istiyorsanız daha güvenli bir iş bulman gerekiyor.”
Devrem çaresizdi.
“Şoförlükten başka bir şey yapamam ki devrem… Ne olacak bu iş?” dedi.
Bir süre düşündüm.
“Üzülme,” dedim.
“Biz seninle ticaret yapacağız.”
Şaşırdı.
“Ben ticaretten anlamam ki… Hayatımda bir ciklet alıp satmadım.”
“Öğreniriz,” dedim.“Yapacağız.”
Ticari mal üreten veya satan bir tanıdığın var mı? dedim.
İstanbul’da amcam var, kazak üretiyor dedi.
Hemen amcasını aradık ve bize vadeli mal vermesini istedik.
Amcası tamam dedi.
Acilen İstanbul’a gidip kazakları alıp satışa başlamalıydık.
O yıllarda Chevrolet’in Türkiye’de satılan küçük modellerinden biri olan Chevrolet Chevette marka bir otomobilim vardı.
Biz ona “Çevet” derdik.
Amerikan arabasıydı ama huyu Murat 124 gibiydi.
Küçük, basit ve çalışkan…
Tıpkı o yılların esnafı gibi.
Çevet’e atlayıp İstanbul’a gittik.
Amcasının işyerine vardığımızda eşi ile konuşup durumu anlatan amcası bize kredi açamayacağını söyledi.
Bozulmuştuk..
Oradan çıkıp aracımıza dogru yürürken gördüğümüz diğer üreticilerin vitinlerine bakıp iç çekiyorduk ..
Ne olurdu şu kazaklardan alabilseydik..
Ne güzel satılır bunlar..
Bizim vitrine bakıp konuştuklarımızı duyan işyeri sahibi bizi içeri davet etti .
Biraz konuşup hakkımızda fikir sahibi olduktan sonra senet sepet bile istemeden bize kredi açtı ve oldukça güzel bir çeşit yaptı..
Heyecanla gidip tüm neşemizin yok olduğu bu noktada yeniden mutluluğumuz tavan yaptı..
Çevet’in arka koltuğunu yatırınca ortaya çıkan o devasa bagajını Shetland kazaklarla doldurduk.
Adapazarı’na döner dönmez akşam kahvehanelerini dolaşmaya başladık.
Kazakları kolumuzun altında taşıyıp masa masa satış yapıyorduk.
Devremin yüzü ilk kez gülmeye başlamıştı.
Ben gündüzleri kantinlerde çalıştığım için satışları sadece akşamları ve hafta sonları yapabiliyorduk. Ama buna rağmen ticaret çok bereketliydi.
Kış bitmeden bir sonraki adımı planlamamız gerektiğini düşünüyorduk.
Bir gün daha ortada dükkân yokken, hatta ne satacağımız bile belli değilken iş yerimizin adını bile koymuştuk:
Atılım Ticaret.
Tam o günlerde gazetede tam sayfa bir ilan gördük.
Türkiye’ye yeni gelen elektrikli mutfak aletleri tanıtılıyordu.
Elektrikli ekmek kesme bıçağı,
yumurta pişirme makinesi,
evde yoğurt yapma makinesi,
mutfak robotları…
O dönem için gerçekten çok ilginç ürünlerdi.
Hemen firmayı aradık. Ertesi gün randevu alıp yine İstanbul’un yolunu tuttuk.
Adres: Topkapı Matbaacılar Sitesi.
Oraya vardığımızda bizi küçük bir sürpriz bekliyordu.
İlanda gördüğümüz o büyük firmanın kapısı sandığımız gibi görkemli bir yer değildi. Sitenin yan duvarında küçücük bir demir kapıydı.
Zile bastık. Kapı otomatik açıldı.
İçeri girince aşağıya doğru inen demir bir merdivenle karşılaştık.
Her adımda yankı yapan metal basamaklar…
Aşağı indikçe ortam daha da esrarengiz bir hal alıyordu.
Sanki yasadışı bir iş yapan mafyavari insanların karanlık dehlizlerine iner gibiydik.
Merdiven bir köşede keskin bir dönüş yaptı.
Ve aşağı indiğimizde gördüğümüz manzara karşısında küçük dilimizi yutacak gibi olduk.
Burası devasa bir depoydu.
Üst üste dizilmiş binlerce koli.
Biz şaşkınlıkla inerken biri de bize doğru yaklaşıyordu.
“Nasıl yardımcı olabilirim?” dedi.
Tokalaşınca gerçeği gülerek öğrendik.
Meğer biz binaya yangın çıkışı kapısından girmişiz.
Bizi firmanın ofisine götürdüler.
Firma sahibinin damadı ve aynı zamanda müdürü olan kişi ürünleri tek tek showroom’da anlatmaya başladı.
Her üründe devremle birbirimize bakıp gözlerimiz parlıyordu.
“İşte bu!” diyorduk içimizden.
Tam hayal ettiğimiz iş buydu.
Ama sipariş aşamasına gelince biraz moralimiz bozuldu.
Her üründen en az bir koli almamız gerekiyordu.
Bu da bizim sermayemizi aşıyordu.
Üstelik bazı ürünlerin Türkiye’de çok satmayacağını da düşünüyorduk. Mesela elektrikli ekmek kesme bıçağı…
Gerçekten ne kadar satabilirdi ki?
Tam bu sırada içeri yaşlı bir beyefendi girdi.
Firmanın asıl sahibiymiş.
Durumu dinledi.
Sonra damadına döndü ve şöyle dedi:
“Bu gençlere yardımcı olun. Sürümü az olan ürünlerden birkaç tane numune verin. Satılma ihtimali yüksek olanlardan biraz daha fazla verin. Güzel bir çeşit yapın. Bu gençler desteklenmeli.”
Yüzümüzdeki endişe bir anda yerini mutluluğa bıraktı.
Gerçekten bir kapı açılmıştı.
Adapazarı’na döndük.
Ve sadece 6 metrekarelik küçük dükkânımızı açtık:
Atılım Ticaret.
Vitrinimizi o ilginç ürünlerle doldurduk.
İnanılmaz bir ilgi vardı.
Çarşıya gezmeye çıkan aileler dükkânın önünde duruyor, hatta bazen çekirdek yiyerek vitrini izliyorlardı.
Ama tuhaf bir durum vardı.
İlgi çoktu…
Ama satış yoktu.
Bunun üzerine günlük nakit akışı sağlamak için bir mahalle bakkalı devralmaya karar verdik ama sorun şu ki paramız yoktu..
Bulduğumuz devren satılık bakkalın peşinat ödemesini yapabilmek için tanıdık toptancılardan veresiye temel gıda maddesi alıp , nakliye için de bir at arabası kiralayarak tanıdık başka bakkallara o ürünleri sattık . Hatta nakliye bedeli için de at arabası sahibine 10 lt lik bir yağ tenekesi verdik.
Ve nihayet bakkaliyeyi devralmıştık.
Bakkalın kârı azdı ama her gün para giriyordu.
Elektrikli ev aletleri ise bazen üç dört gün satılmıyor, sonra tek bir satış bir haftayı kurtarabiliyordu.
Aslında güzel bir denklem kurmuştuk.
Ama iki aileyi ve çalışanları geçindirmeye yetmiyordu.
Sonunda ayrılmaya karar verdik.
Devrem bakkalı aldı.
Ben elektrikli ev aletleri dükkânını.
Fakat nakit akışı düzensiz olduğu için o sevimli dükkânı çok uzun süre ayakta tutamadım.
Beş altı ay sonra kapatmak zorunda kaldım.
Bir kez daha olmamıştı.
Bir kez daha yenilmiştim hayata.
Ama o gün bir şeyi çok net anlamıştım:
İnsan bazen doğru işi bulur…
Ama zamanı yanlış olur.
Bazen de zaman doğru olur…
Ama sermaye yetmez.
Ama tek bir şey vardır ki olmazsa hiçbir şey olmaz:
Cesaret.
Çünkü hayat…
Denemeyenlere hiçbir kapı açmaz.