Lahmacun ile başlayan yol
İlkokulda beş kişilik bir arkadaş grubumuz vardı.
Günlerden bir gün Hakan, büyük bir heyecanla bize döndü ve dedi ki:
— Arkadaşlar, bugün okul çıkışı eve gitmiyoruz. Hep birlikte lahmacun salonuna gideceğiz, size lahmacun ısmarlayacağım.
Hepimiz yerimizde zıplamıştık neredeyse. İlk kez dışarıda, para vererek yemek yiyecektik. Hem de lahmacun…
Okul çıkışı salona girdiğimizde, uzun boylu bir garson abi tebessümle yanımıza geldi. Masaya buyur etti, eğilerek “Hoş geldiniz” dedi ve ne arzu ettiğimizi sordu.
Hayatımda ilk kez bir sofrada bana “Ne istersin?” diye soruluyordu.
Hep bir ağızdan “Lahmacun” dedik. Ardından “Ayran.”
Şu an bunları yazarken bile yüzümde kocaman bir gülümseme var. O kadar mutluydum ki…
Yemekten sonra Hakan’a teşekkür edip dağıldık. Biz mutluyduk, Hakan daha da mutluydu.
Hani bir söz vardır ya;
“Mutlu olmanın en kestirme yolu, bir başkasını mutlu etmektir.”
Hakan bu mutluluğu tekrar yaşamak için bir hafta sonra aynı teklifi yineledi.
Ama bu kez içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı.
Yine salona gittik. Yine aynı masaya oturduk. Ama bu kez lahmacunlar sanki plastikti. Lokmalar ağzımda büyüyor, boğazım düğümleniyordu.
Hakan hesabı ödemek için cebine uzandığı an anladım neden böyle hissettiğimi.
Çünkü benim cebimde para yoktu.
Hiç olmamıştı.
“Bu kez hesap benden” deme ihtimalim yoktu. Diğer arkadaşlarımın da yoktu. Biz dar gelirli işçi ve memur çocuklarıydık. Hakan’ın babası ise tüccardı.
O gün parasızlıkla tanıştım.
Çok acıttı.
Eve giderken babama kızdım önce. Sonra düşündüm… Babam zaten elinden gelenin fazlasını yapıyordu.
Sabah çok erken gider, akşam herkes çıktıktan sonra eve dönerdi. Akşam yemeğinden sonra, duvara ip çekip fişler asarak çocuklara özel ders verirdi.
Hafta sonları köyde tarlada, hayvan başında çalışırdı.
Bir dakika boş vakti yoktu.
O zaman anladım:
Bir yol bulmalıydım.
Esnaf dükkânlarına girdim. Yapamadım. Ayakkabı boyacılığına baktım. O da olmadı.
Derken bulvarda, kafasında tepsiyle kaymak satan bir çocuk gördüm.
“Kaymaak var kaymaaak!” diye bağırıyordu.
Yanına gittim, sordum.
— Nereden alıyorsun, kaça alıp kaça satıyorsun?
— Simitçi Kazım’ın fırınından alıyorum, 50 kuruşa alıp, 1 liraya satıyorum, dedi.
İşte o an…
“O yapabiliyorsa ben de yaparım” dedim.
Eve koştum. Anneme anlattım. Bir şaplakla reddedildim.
O gün, çocuk aklımla yaptığım tek yanlış vardı.
Annemin cüzdanından, ondan habersiz 20 TL aldım.
Simitçi Kazım’dan 40 kaymak aldım.
Akşam olmadan hepsini sattım.
Cebimde 40 lira olmuştu!
Eve döner dönmez, içimdeki vicdani yükle ilk işim annemin parasını yerine koymak oldu.
Ve cebimde kalan paraya baktım.
Hayatımda kazandığım ilk para…
Üç gün sonra, bu kez gururla ben döndüm arkadaşlara.
— Bugün de dağılmayın, dediğimde gözler bana çevrildi. Bugün ben size ısmarlayacağım.
Hem de lahmacun değil…
Adapazarı’nın meşhur Islama köftesi!
Masaya oturduğumuzda, o günkü duygunun tadı bambaşkaydı.
Birilerine bir şeyler verebilmek…
İkram edebilmek…
Meğer ne kadar muhteşem bir duyguymuş.
O gün anladım:
Mutluluk sadece almakla değil, verebilmekle de çoğalıyormuş.
Sonraki yıl ortaokula başlayacağım zaman, ihtiyacım olan giysileri, defterleri, kitapları…
Hepsini kendim karşıladım.
Kimseye yük olmadan.
Kimsenin cebine bakmadan.
O yaşta öğrendiğim şey şuydu:
Kendi ayaklarının üzerinde durabilmek, insanın omurgasını erkenden dikleştiriyor.
Ve bu…
Gerçekten çok ama çok muhteşem bir
duyguydu.
Hayat bana önce parasızlığı, sonra onuru öğretti..