Bir ciklet, bir ceket…Ve Kader
Bazen küçücük bir şey, hiç beklemediğin bir kapı açar.
“Özgür ve bağımsız bir iş kurmak istiyorsan…
senden daha iyilerini yanına alma cesareti gösterebilmelisin.”
Bir eğitimde duymuştum bu sözü.
Ne kadar doğru olduğunu… sonradan yaşayarak anladım.
Asker arkadaşım İlhan’ı sisteme dahil ederken,
aslında farkında olmadan bunu yapıyordum.
Ona hep şunu söylüyordum:
“Bu işi benden daha iyi yapacaksın.”
Gerçekten de öyle oldu.
Ama bunun ne anlama geldiğini… yıllar sonra anlayacaktım.
Bir sonbahar akşamı…
Adapazarı Bulvarı’nda bir çay bahçesinin terasındaydık.
Hava serinliyordu.
Masamızda açık renk çaylar,
kocaman kutular,
arada ağzımıza attığımız tabletler vardı.
Karşı masadaki iki genç kızın bakışlarını fark ettim.
Şaşkın… hatta biraz ürkektiler.
Dayanamadım.
“Hayırdır?” dedim.
“Onlar ne?” dediler çekinerek.
Gülümsedim.
“Ek gıda takviyelerimiz… çayımız,” dedim.
“Ne işe yarıyor?”
“Beslenmeye destek olur… kilo kontrolüne yardımcı olur.”
Sonra sordum:
“Çevrenizde kilo vermek isteyen ya da ek gelir arayan var mı?”
Bir anda gözleri parladı.
“Bizim paraya ihtiyacımız var,” dediler.
“Yarın akşam 7’de şu karşıdaki salonda olun,” dedim.
“Toplantı var. Ben de oradayım.”
Geldiler.
Emine ilgilenmedi.
Ama Birgül heyecanlandı.
“Abi ben bu işi yapmak istiyorum ama son senem,” dedi.
“Şimdi yüklenme,” dedim.
“Ama sosyal hayatında karşılaştığın insanlara bu fırsatı sunabilirsin.”
Birlikte el ilanı bastırdık.
Ertesi sabah…
çantasına yaklaşık 100 ilan koydu.
Ve çıktı.
Tam 24 saat sonra telefonum çaldı.
Birgül’dü.
Nefes nefese:
“Abi ofiste misin? Geliyorum!” dedi.
Geldi.
“Beni Antalya Kemer’den biri aradı,” dedi.
“Ekstra gelir için…”
İçimden geçirdim:
Biri dalga geçiyor.
Numarayı aldım.
Aradım.
“Antalya’dan arıyorsunuz öyle mi?” dedim.
Ses tonum sertti.
Şüpheliydim.
Dayanamadım…
“Utanmıyor musun?” dedim.
“Gel ofise, sana iş vereyim!”
Karşı taraf sustu.
“Bir yanlışlık var,” dedi sakin bir şekilde.
“Müsaade ederseniz anlatayım…”
Ve anlattı.
Bir hafta önce İstanbul’daymış.
Asker arkadaşıyla buluşmuşlar.
Dönüşte…
Antalya’ya gidecek olan Cengiz’in otobüsü erkenmiş.
Hava soğuk olduğu için deri ceketini arkadaşına bırakmış:
“Senin otobüsün geç, üşüme.
Adapazarı’na gidince kargolarsın,” demiş.
Arkadaşı, Adapazarı’nda belediyeye girerken Birgül’ün verdiği el ilanını almış.
Ağzındaki cikleti
o ilan kağıdına sarmış.
İlanı da ceketin cebine koymuş.
İşini bitirip çıkınca
ceketi kargoya vermiş.
Ertesi sabah
ceket Antalya Kemer’e ulaşmış.
Cengiz ceketi giymiş…
elini cebine atmış…
Ciklete sarılı kağıdı çıkarmış.
İlanın ortası yapışmış, yırtılmış.
Ama alt kısmında:
isim ve telefon numarası kalmış.
Ve…
aramış.
Bir süre sessiz kaldım.
Az önce azarladığım adam…
hikâyeyi anlatıyordu.
Mahcup oldum.
“Özür dilerim,” dedim.
Ama içimde başka bir şey vardı:
hayret.
Çünkü o an şunu fark ettim:
Bir ilan…
bir ciklet…
bir tesadüf…
ve 700 kilometre öteden gelen bir telefon.
Bu iş…
benim bildiğim hiçbir şeye benzemiyordu.
Bazen küçücük bir hareket
hiç tahmin etmediğin bir zinciri başlatır.
Ve sen plan yaparken…
hayat çoktan kendi planını kurmuştur.
O gün…
ciklete sarılı o küçük ilanın
beni nerelere götüreceğini bilmiyordum.
Ama zamanla şunu gördüm:
Bazen bir adım…
bir karşılaşma…
hatta bir parça kağıt…
insanın hayatında koca kapılar açabiliyor.
O ilan…
sadece bir kişiye ulaşmadı.
Yıllar içinde
şehirleri aştı…
ülkeleri geçti…
ve iki binden fazla insana dokunan
bir yolun ilk adımı oldu.