Nisan 12, 2026

45 gün.. Hiç bir şey olmadı

ile Ali İhsan Sivri

Bazen en çok inandığın şey, en çok sınandığın şeydir.

“Nasibin varsa gelir Çin’den Yemen’den…

nasibin yoksa ne gelir elden.”

 

Rasim’le o gece başlayan süreç, kısa sürede bambaşka bir yere evrildi.

Ürünleri öyle sevdi ki…

aç kalmadan, enerjisi düşmeden, sadece 15 günde verdiği iki buçuk kilo bile çevresinin dikkatini çekmeye yetti.

O sonuç aldıkça, ürün kendini satmaya devam ediyordu.

Ben ise…

şaşırmaya.

İşin garip tarafı şuydu:

Her şey gözümün önünde oluyordu…

ama ben hâlâ tam olarak inanamıyordum.

Sanki bir yerde patlayacaktı.

O şüphe,

15 Ekim 2002’ye kadar sürdü.

O gün…

hayatımın kırılma anlarından biri oldu.

Bir eğitim semineri vardı.

“Yüzyılın iş filozofu” diye tanıtılan bir konuşmacı gelmişti:

Jim Rohn.

Açıkçası o zamana kadar ne kişisel gelişimle ilgim vardı, ne de böyle isimlerle…

Oraya gitme sebebim çok daha basitti:

👉 merak.

Ama o gün…

o sahnede…

sanki bana konuşuyordu.

Bir buçuk saat sürdü.

Ama etkisi…

yıllar sürdü.

O salondan çıkarken kararımı vermiştim:

Bu işi yapacaktım.

Ve bu ürünleri kullanacaktım.

Daha dükkâna dönmeden…

telefonlara sarıldım.

Bakkal satılıktı artık.

Aynı gün içinde dükkânı işletecek bir eleman bile buldum.

Ve dediğim gibi yaptım.

Bir daha…

o dükkâna girmedim.

Garip olan şuydu:

Ben satmazken değerli olan dükkân,

ben “alın” dediğim anda değersizleşiyordu.

30 milyon teklif eden, 25’e düştü.

25 diyen, 20’ye indi.

20 diyen, bu sefer vadeye bağladı.

İçim sıkıldı.

Sonunda…

samimi bir ağabeyime, cebindeki 600 lirayı alarak devrettim dükkânı.

“Gerisini nasıl rahat edersen öyle öde,” dedim.

O an şunu biliyordum:

Artık geri dönüş yoktu.

35 yaşında…

yeni bir hayata başlıyordum.

Karaağaç Caddesi’nde bir ofis tuttum.

Beş katlı bir binada…

dar, uzun pencereleri olan bir yer.

Camına sloganımı yazdırdım:

“Kilonu kontrol et, yolunu benden öğren.”

Aşağıdan okunmuyordu bile.

Ama ben…

görünmeye değil, anlatmaya odaklanmıştım.

Her sabah 8’de başlıyordum.

Adapazarı’nda tanıdığım tüm esnafları tek tek geziyordum.

Birine anlatmaya başlamadan, yan dükkândakileri  çağırıyordum…

derken 8–10 kişilik mini toplantılar yapıyordum.

Günde ortalama 10 toplantı…

80–90 kişiye sunum.

Ama sonuç?

Hiçbir şey..

Ne alan vardı…

ne soran…

Hatta…

dalga geçenler bile oldu.

“Yazık,” diyenler…

“Bu iş olmaz,” diyenler…

Ama ben görmüştüm.

Rasim’de görmüştüm.

Bu iş olmalıydı.

Olmuyordu.

45 gün geçti.

Yaklaşık bin kişiye anlattım.

👉 Tek bir satış yoktu.

Bu işi birlikte yapmayı düşündüğüm kişilerden biri de akrabam Orhan’dı.

Öğretmendi.

Mantıklı bir adamdı.

Ama bana göre…

fazla temkinliydi.

Ne işi yapmak istedi…

ne ürünü almak.

Bir gün…

sabırla değil, dostlukla konuştum:

“Bir ürün bile almazsan,

evine adım atmam.”

O gün…

45. gündü.

Orhan’ın çocuğu olmuştu.

Aileyi götürdüm.

Kapıya geldik.

Arabada kaldım.

İçeriden sesi geliyordu:

“Ali nerede?”

Sonra çıktı.

“Gelsene,” dedi.

“Çay demlendi, börek var.”

“Gelemem,” dedim.

“Yeminim var.”

Hatırlattım.

“Tamam alırız,” dedi.

“Alırız olmaz,” dedim.

“Almış olman lazım.”

Çayı uzattım.

Elini uzattı…

Çayı geri çektim.

“Parası 60 TL.”

Çok kızdı.

Ama verdi.

Aldı.

İlk satışımı yapmıştım.

İçimden dedim ki:

“Şeytanın bacağı kırıldı.”

Bundan sonra…

gelecekti.

Ama…

gelmedi.

3–4 gün sonra Orhan’la karşılaştım.

Heyecanla sordum:

“Nasıl? Fark ettin mi?”

“Neyi?” dedi.

“Çay…”

“Ha o mu?” dedi.

“Ben onu sen eve giresin diye aldım…

sen gittikten sonra çöpe attım.”

O an…

içimde bir şey çöktü.

45 gün…

bin kişi…

sıfır sonuç.

Ve ilk satışım bile…

yoktu aslında.

Ama garip bir şey vardı:

Ben hâlâ vazgeçmiyordum.

Ne korku vardı…

ne şüphe…

Sanki içimde biri diyordu ki:

👉 “Devam et.”

O gün anladım ki…

bazen sonucu değil,

inancı taşırsın önce.

Ve eğer o inanç içinden geliyorsa…

henüz görünmeyen bir şeyler,

senin yerine çalışmaya başlamıştır..