Sonradan anlaşılan baba
Rahmetli babacığım, benim de okuyacağım ilkokulda müdür yardımcısıydı.
Okula başlamadan bir gün önce, her çocukta olduğu gibi benim de yüreğim ağzımda, heyecanla o anı bekliyordum.
Babam görevli olacağı için, okuldaki davranışlarımla ilgili uyarılarını o gün yaptı. Genel kuralları, yapmam gerekenleri bir bir anlattıktan sonra ekledi ve dedi ki:
— Bana bak, sakın okulda bana “baba” diye seslenip yanıma gelme.
Bir anlam veremedim. Tabii biraz da bozuldum…
Neden ben babama “baba” diye seslenemeyecektim ki?
Ama sorgulayacak durumda da değildim. Babamın her sözüne “tamam babacığım” dediğim gibi, buna da “tamam” dedim.
Ertesi sabah annem beni okula götürüp bıraktı. İlk dersin heyecan dolu dakikalarından sonra teneffüs zili çaldı. Tüm öğrenciler gibi biz de koşarak bahçeye çıktık.
Siyah önlük, beyaz yakalı yüzlerce çocuk…
Kimi kantine koştu, kimi tanıdıklarıyla oyuna başladı. Biz birinci sınıf öğrencileri ise yeni hayatlarına adapte olmaya çalışan, acemi ve şaşkın balıklar gibi boş boş dolaşıyorduk.
Derken… Aman Allah’ım!
Canım babamı gördüm. Takım elbiseli, siyah güneş gözlüklü, elinde bir çubuk, elleri arkada bağlı… Son derece karizmatik bir şekilde bahçede dolaşıyor, öğrencileri kontrol ediyordu.
Onu görmenin heyecanıyla, bir gün önce yaptığı uyarıyı ve verdiğim sözü unuttum.
“Babaaa!” diye bağırarak yanına koştum.
Beni görmesiyle birlikte, elindeki çubukla popoma vurması bir oldu.
— Ben sana demedim mi okulda bana “baba” diye seslenip yanıma gelme!
Çok moralim bozuldu. Babama sinirlendim.
O günden sonra tam beş yıl boyunca, ne yanına gittim ne de seslendim.
Bu olayın hikmetini anlayamadan yıllar geçti…
Derken askerlik zamanım geldi.
Acemi birliği için Kütahya Hava Er Eğitim Tugay Komutanlığı’na gittim. O yıllarda şoför açığı çoktu; ehliyeti olanları bir ayda usta birliğine göndermek için dağıtıma çıkardılar.
Tugaydan ayrılacağımız gün, herkesin gideceği yer açıklandı.
Bana Malatya 7. Ana Jet Üs Komutanlığı çıktı.
Bizim bölükteki usta askerler, hiç gitmedikleri yerler hakkında yorum yapıyordu. Sıra bana gelince öyle bir korkuttular ki…
“Orada devrecilik varmış, askerliğin bitmezmiş, çok ezilirmişsin…”
Biz çömezleri korkutup eğlendiklerini nereden bilebilirdim ki…
Panikle babamı aradım.
Çünkü idealist, vatansever bir öğretmendi babam. Bu vatan için nice evlat yetiştirmişti. Bayram sabahları, bayram namazından sonra evimizin önüne elini öpmeye gelen talebeleri olurdu.
Doktorlar, üst düzey memurlar, bürokratlar, paşalar, tüccarlar…
Hepsi, vefa için ilk öğretmenlerinin elini öpmeye gelirdi.
Yani biliyordum…
Babam tek bir telefonla beni, evimize 500–600 metre uzaklıktaki Adapazarı Orduevi’ne aldırabilirdi.
Telefonu açtım.
Ağlamaklı bir sesle:
— Baba… dağıtımım Malatya’ya çıktı. Ne olur bir şey yap. Oraya gitmek istemiyorum, şartlar çok kötüymüş…
Babam ilk defa bana küfür ederek konuştu.
— Bana bak eşek oğlu eşek!
Sen de bu vatanın evladısın. Kimseyle farkın yok. Dağıtımın nereye çıktıysa oraya gidecek ve şerefinle görevini yapacaksın. Kaderinde şehitlik varsa, şehit olup gelirsin!
Dedi…
Ve telefonu yüzüme kapattı.
Tıpkı ilkokuldaki “baba deme” meselesinde olduğu gibi, bunu da o an anlayamadım. Yine kızdım.
Oğlunun rahatı adına bağlantılarını kullanmadığı için…
Buna benzer birkaç olay daha yaşadım babacığımla. O zamanlar anlam veremediğim…
Ama 30’lu yaşlardan sonra, gözümdeki sis perdesi yavaş yavaş kalkmaya başladı.
Ve fark ettim ki; kızdığım o anıların her biri aslında inanılmaz bir öğretiymiş.
Adam kayırmamayı, doğruluğu, dürüstlüğü, hak yememeyi…
Ne de güzel yaşayarak işlemişti karakterimize.
Babam beni her zaman korumadı; ama ne zaman geri duracağını çok iyi bildi..