Bir tabak et..
Öğle saatleriydi.
Bir arkadaşımın lokantasında yemek yiyordum. Masalar, dükkânın önündeki küçük bahçeye yerleştirilmişti. Günün telaşı henüz dinmemiş, sokaktan geçenlerin ayak sesleri, tabak çanak seslerine karışmıştı.
Onu gördüğümde yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi.
Mahallenin köpeklerinden biriydi. Sık sık lokantanın önüne gelir, arkadaşımın kendisine ayırdığı yemeklerden nasibini alırdı. Birbirlerini tanırlardı. Hatta aralarında, kelimelere ihtiyaç duymayan bir yakınlık olduğunu düşünürdüm.
Beni görünce heyecanlandı.
Kuyruğunu sallayarak bahçeye daldı. Masaların arasından bana doğru geliyordu ki arkadaşımın sert sesi duyuldu:
“Çık dışarı! Hadi, çabuk!”
Ardından köpeğin kaba etine bir şaplak indirdi.
Hayvan olduğu yerde durdu.
Az önceki heyecanından eser kalmamıştı. Başını kaldırıp arkadaşımın yüzüne baktı. O bakışta ne olduğunu bilemem. Şaşkınlık mı, korku mu, yoksa benim hüzün olarak yorumladığım başka bir duygu mu…
Sonra boynunu eğdi.
Arkasını dönüp ağır adımlarla bahçeden çıktı. Sokağın karşısına geçti. Bir binanın duvarına düşen gölgeye uzandı.
Ne havladı ne de dönüp baktı.
Sadece uzaklaştı.
Arkadaşımın yüzündeki ifade değişmişti. Bir süre köpeğin ardından baktı. Yaptığından rahatsız olduğu belliydi.
Mutfağa girdi.
Bir tabağı etle doldurup dışarı çıktı. Sokağı geçerek köpeğin yanına çömeldi. Başını okşadı.
“Tamam oğlum, kızma. Ama senin de buraya girmemen lazım. Kaç kere söyledim sana?”
Tabağı önüne bıraktı.
Öyle sıradan bir tabak da değildi. Sokakta yaşayan bir köpek için ziyafet sayılabilecek kadar et vardı içinde.
Köpek başını kaldırmadı.
Arkadaşım tabağı biraz daha yaklaştırdı.
Hayvan bu kez bütün gövdesini öteki tarafa çevirdi.
Ne ete baktı ne de kendisini okşayan adama.
Arkadaşım bir süre daha yanında kaldı. Sonra kalkıp lokantaya döndü.
Ben bütün bunları masamdan sessizce izlemiştim.
Gözüm hâlâ karşı kaldırımdaydı.
Bir köpek, önüne konulan bir tabak eti yemiyordu.
Belki korkmuştu. Belki iştahı kaçmıştı. Belki de o an yemek istemiyordu.
Bunu bilemezdim.
Ama gördüğüm manzara, zihnimde bambaşka bir kapıyı aralamıştı.
İnsanı düşündüm.
Ömrü boyunca kendisini diğer canlılardan ayıran özellikleri anlatıp duran insanı…
Aklını, iradesini, kişiliğini, değerlerini…
Ve bütün bunlara sahip olduğunu söylemesine rağmen, bazen bir masadan kalkmayı bile başaramayan insanı.
Kaçımız, kişiliğimizin incitildiği bir yerde oturmaya devam etmiştik?
Kaçımız, yüzümüze karşı söylenen aşağılayıcı bir sözü duymamış gibi yapmıştık?
Üstelik çoğu zaman bizi orada tutan şey, gitmemize engel olacak gerçek bir zorunluluk da değildi.
Bazen bir çıkar, bazen bir beklenti, bazen de yalnızca o masadaki yerimizi kaybetme korkusuydu.
İnsan, kendisine yapılan saygısızlığı unutmakta şaşırtıcı derecede becerikliydi.
Özellikle de karşısındaki kişinin kendisine sağlayabileceği bir menfaat varsa…
Biraz önce onurunu inciten insanın uzattığı imkâna gülümseyebiliyor, hakareti sineye çekebiliyor, hatta kendi kendisini ikna edecek gerekçeler bulabiliyordu.
“Boş ver, büyütülecek mesele değil.”
“Adamın huyu böyle.”
“Şimdi sırası değil.”
“İlişkileri bozmanın anlamı yok.”
Bazen bütün bu cümlelerin altında tek bir gerçek yatıyordu:
Önündeki tabağı kaybetmek istemiyordu.
Oysa insanın önüne konulan her tabakta et bulunmazdı.
Kimi zaman bir makam, kimi zaman para, kimi zaman bir iş fırsatı…
Kimi zaman da yalnızca birilerinin sofrasında oturabilme ayrıcalığı.
Ve insan, o sofradan kalkmamak için bazen kendisinden kalkardı.
Bir de başka sofralar vardı.
Kimsenin kimseye açıkça hakaret etmediği, kimsenin kimseyi kovmadığı…
Ama insanın kendi değerlerini sessizce kapının dışında bırakarak girdiği sofralar.
Orada konuşulanlardan rahatsız olurdu.
Birinin arkasından söylenen sözleri yanlış bulur, başkalarının küçümsenmesine içerler, kendi inandığı değerlerin alaya alınmasını dinlerdi.
İlk zamanlar yüzü kızarırdı.
İtiraz etmek isterdi.
Ama sonra çevresine bakardı.
Herkes gülüyordu.
O da gülümserdi.
Çünkü itiraz ederse tuhaf karşılanabilirdi. Bir daha çağrılmayabilirdi. O çevrenin dışında kalabilirdi.
“Şimdi ayıp olmasın.”
“Beni yanlış anlamasınlar.”
“Yadırganmayayım.”
“Dışlanmayayım.”
İnsanın kendisine söylediği bu küçük cümleler, zamanla büyük bir teslimiyetin gerekçelerine dönüşürdü.
Önce yalnızca susardı.
Sonra başkalarının söylediklerini onaylar gibi başını sallardı.
Bir süre sonra, eskiden rahatsız olduğu şakalara kendisi de gülerdi.
Ve günün birinde, bir başkasının ağzından duysa itiraz edeceği sözleri kendi ağzından çıkarken bulurdu.
Belki de bulmazdı.
Çünkü artık o sözleri yadırgamıyordu.
İnsanın değişmesi için her zaman büyük kararlar alması gerekmiyordu.
Bazen yalnızca yeterince uzun süre yanlış yerde oturması yetiyordu.
Başlangıçta benzememek için sustuğu insanlara, sonunda susa susa benziyordu.
Üstelik bu değişim öyle yavaş gerçekleşiyordu ki kendisine sorulsa hâlâ aynı insan olduğunu söyleyebilirdi.
Değerleri değişmemişti ona göre.
Yalnızca biraz daha anlayışlı olmuştu.
Biraz daha uyumlu.
Biraz daha hayatı öğrenmişti.
Oysa belki de öğrendiği tek şey, kendi sesini kısmaktı.
Elbette her suskunluk korkaklık değildi.
Hayat, dışarıdan bakıldığı kadar kolay değildi.
Kimi insanın bakmakla yükümlü olduğu çocukları vardı. Kiminin kaybetmeyi göze alamayacağı işi, kiminin çıkamadığı koşulları…
Bazen susmak, insanın seçimi değil, mecburiyetiydi.
Bunu da biliyordum.
Ama bir de gitme imkânı olduğu hâlde kalmayı seçenler vardı.
Kimsenin kendilerini zorlamadığı, yalnızca kabul görmek uğruna kendi düşüncelerini inkâr edenler…
Bir davete hayır diyemeyenler.
Bir ortamdan ayrılmayı kabalık sayanlar.
Kendilerine yapılan saygısızlığı sineye çekip karşılığında sunulan küçük ayrıcalıklarla avunanlar…
Başkalarına ayıp olmasın diye kendilerine yaptıkları haksızlığı görmezden gelenler.
İnsanın en tuhaf çelişkilerinden biri de buydu belki.
Başkalarının gözünde değer kaybetmekten korkarken, kendi gözündeki değerini yavaş yavaş tüketebiliyordu.
Ve çoğu zaman bunun farkına ancak yalnız kaldığında varıyordu.
O da kendisiyle baş başa kalmaya cesaret edebilirse…
Karşı kaldırıma yeniden baktım.
Köpek hâlâ gölgedeydi.
Et dolu tabak önünde duruyordu.
Arkadaşım ise işinin başına dönmüştü. Lokantada hayat kaldığı yerden devam ediyordu.
Bir müşteri hesap istedi.
Bir başkası çay söyledi.
Sokaktan araçlar geçti.
Kimse için olağanüstü bir şey yaşanmamıştı.
Belki gerçekten de yaşanmamıştı.
Bir köpek bahçeye girmiş, kovulmuş, sonra kendisine yemek götürülmüştü.
Hepsi buydu.
Ama ben o gün, karşı kaldırımda duran bir tabak ete uzun uzun baktım.
Köpeğin neden yemediğini bilmiyordum.
Yalnızca yemediğini görmüştüm.
Yine de o görüntü, bana insanın yıllarca üzerine konuştuğu bir kavramı hatırlatmıştı:
Duruş.
İnsanın yalnızca başkalarına gösterdiği değil, kimse görmediğinde de koruyabildiği duruşu.
Kendisine sunulan her şeyi kabul etmek zorunda olmadığını bilmesi…
Bir yere davet edilmenin, orada kalmayı gerektirmediğini anlaması…
Bir masada yer bulmanın, o masadaki herkese benzemeyi zorunlu kılmadığını hatırlaması…
Ve gerektiğinde, önüne konulan tabağı olduğu yerde bırakabilmesi.
Belki insanın özgürlüğü, her istediğine sahip olabilmesinde değildi.
İstemediği bir şeyin karşılığında kendisinden vazgeçmemesinde saklıydı.
Yemeğimi bitirmiştim.
Kalkmadan önce son kez karşıya baktım.
Köpek, yüzünü hâlâ öteki tarafa çevirmiş yatıyordu.
Önündeki etlere dokunmamıştı.
O gün bir köpeğin ne düşündüğünü öğrenemedim.
Ama kendime sormam gereken bir soru buldum.
Acaba ben, hangi sofralardan kalkmam gerektiğini bildiğim hâlde oturmaya devam ediyordum?
Ve daha da önemlisi…
O sofralarda kalabilmek için, ne zamandır kendimden yiyordum?
✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri