Çok var..
Gece yatmadan önce telefonda biraz dolaşıyordum.
Reels’ların arasında reklamlar çıkıyor. Bazısını geçiyorsun, bazısı bir anlığına dikkatini çekiyor. O gece birkaç tanesine dokundum. Ne sattıklarını merak ettim, “ayrıntılı bilgi” butonuna bastım.
WhatsApp açıldı.
Hazır mesaj karşı tarafa gitti:
“Merhaba! Bunun hakkında daha fazla bilgi alabilir miyim?”
Sabah cevap geldi:
“Hangi ürünle ilgilendiğinizi göremiyorum.”
Normal.
Ben de gece birkaç reklama baktığım için hangisi olduğunu hatırlamıyordum.
“Hangi ürünle ilgili reklam vermiştiniz?” diye sordum.
Cevap geldi:
“Çok var.”
İki kelime.
Ne kızdım ne de cevap verme ihtiyacı hissettim.
Telefonu kapattım.
Ama o iki kelime aklımda kaldı.
Çok var.
Sonra düşündüm:
Gerçekten de çok var.
Ürün çok var.
Müşteri çok var.
Reklam çok var.
Mesaj çok var.
İnsan çok var.
Belki de tam olarak bu yüzden özen az.
Bir zamanlar bir esnaf için dükkânının kapısından içeri giren insan kıymetliydi.
Çünkü o insanın oraya gelmesi gerekiyordu.
Sokağından geçmesi, tabelanı görmesi, seni birinden duyması gerekiyordu.
Müşteriye ulaşmak kolay değildi.
Bugün ise birkaç tuşa basıyorsun.
Reklam veriyorsun.
Bir sistem senin yerine insanları buluyor. Üstelik yalnızca bulmakla kalmıyor; ilgilenebilecek olanları seçiyor, reklamını önlerine çıkarıyor, merak edenin elinden tutup neredeyse dükkânının kapısına kadar getiriyor.
Adam reklamını görüyor.
Duruyor.
Tıklıyor.
WhatsApp’ını açıyor.
Ve sana:
“Ürünün hakkında daha fazla bilgi almak istiyorum.”
diyor.
Yani eskiden bulmak için uğraştığın insan, şimdi kendi ayağıyla sana geliyor.
Sen de diyorsun ki:
“Çok var.”
Belki mesele ticaret de değil aslında.
Belki hayatın tamamında aynı şeyi yapıyoruz.
Telefonumuzda yüzlerce kişi var, birini aramıyoruz.
Binlerce fotoğrafımız var, hiçbirine dönüp bakmıyoruz.
Yüzlerce televizyon kanalı var, “izleyecek bir şey yok” diyoruz.
Binlerce şarkıya birkaç saniyede ulaşabiliyoruz ama bir şarkıyı başından sonuna dinlemeye sabrımız kalmadı.
İnsanlara ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay ama birbirimize gerçekten ulaşmak giderek zorlaşıyor.
Çünkü galiba insanın kıymet duygusunu yalnızca yokluk değil, bolluk da bozabiliyor.
Eskiden olmayanın kıymetini bilirdik.
Şimdi çok olanın kıymetini bilmiyoruz.
Çocukluğumuzda üç beş fotoğrafımız vardı.
Saklanırdı.
Bir mektup gelirdi.
Defalarca okunurdu.
Bir oyuncak alınırdı.
Kırılmasın diye korunurdu.
Bir dost kapıyı çalardı.
Çay konurdu.
Çünkü her şeyden çok yoktu.
Şimdi her şeyden çok var.
Belki insan hariç.
Daha doğrusu insan da çok…
Ama birbirinin kıymetini bilen insan az.
Bir söz vardır:
“Zor zamanlar güçlü insanlar yetiştirir. Güçlü insanlar iyi zamanlar oluşturur. İyi zamanlar zayıf insanlar yetiştirir. Zayıf insanlar da zor zamanları getirir.”
Bu sözün ne kadar doğru olduğunu tarihçiler tartışabilir.
Ama insan tarafında başka bir doğrusu olduğunu düşünüyorum.
Rahatlık bizi mutlaka güçsüz yapmıyor.
Fakat özensiz yapabiliyor.
Çünkü ulaşmak için emek vermediğimiz şeyi kaybetmekten de eskisi kadar korkmuyoruz.
Bir müşteri gider…
Başka müşteri çok var.
Bir arkadaş gider…
Başka insan çok var.
Bir eşya kırılır…
Yenisi çok var.
Bir mesaj cevapsız kalır…
Mesaj çok var.
Bir insan kırılır…
İnsan çok var.
İşte belki asıl fakirlik burada başlıyor.
Çok şeye sahip olup, hiçbir şeyin kıymetini bilememekte.
Bu sabah tanımadığım bir insan bana yalnızca iki kelime yazdı:
“Çok var.”
Belki de farkında olmadan çağımızı tarif etti.
Evet.
Çok var.
Ama galiba bize biraz daha fazlası değil;
elimizdekinin kıymetini bilecek kadar azlık lazım.
✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri