Eylül 24, 2026

İnsan kendini bilir mi?

ile Ali İhsan Sivri

İnsanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü çok merak ediyoruz.
Bizi seviyorlar mı?
Saygı duyuyorlar mı?
İyi biri olduğumuzu düşünüyorlar mı?
Başarılı buluyorlar mı?
Arkamızdan ne söylüyorlar?
Ömrümüzün hatırı sayılır bir bölümünü, başkalarının gözündeki yerimizi öğrenmeye çalışarak geçiriyoruz.
Ama nedense çok daha zor olan bir soruyu kendimize pek sormuyoruz:
Ben, kendim hakkında ne biliyorum?
Geçenlerde karşıma eski bir söz çıktı:
“Evliya dört şekilde olur” derler.
Biri vardır; âlem de bilir, kendi de bilir.
Biri vardır; âlem bilir, kendisi bilmez.
Biri vardır; kendi bilir, kimse bilmez.
Biri vardır; âlem bilmez, kendisi de bilmez.
Ben bu sözün doğruluğunu, kime ait olduğunu ya da evliyaları gerçekten dört sınıfa ayırıp ayırmadığını düşünmedim.
Okuduğumda aklıma doğrudan insan geldi.
Çünkü belki de bu dört cümlenin içinde hepimizden biraz var.
Bazılarımız ne olduğunu biliyor, çevresindekiler de görüyor.
Bazılarımızın içindeki güzelliği herkes fark ediyor ama kendisi bir türlü göremiyor. Ömrünü kendini eksik sanarak geçiriyor.
Bazılarımız kim olduğunu çok iyi biliyor fakat kimseye anlatma ihtiyacı duymuyor. Alkışlanmadan da iyi kalabiliyor, görülmeden de doğru bildiğini yapabiliyor.
Bir de belki en kalabalık yer var:
İnsanın kendisini başka biri sandığı yer.
İşte orası biraz ürkütücü.
Çünkü insan başkasına yalan söylediğinde, en azından gerçeği bilen biri vardır:
Kendisi.
Ama insan kendisine yalan söylemeye başladığında, gerçeği kim söyleyecek?
Hepimizin kendimiz hakkında oluşturduğu bir hikâye var.
“Ben iyi bir insanım.”
“Ben kimsenin hakkını yemem.”
“Ben vefalıyım.”
“Ben adaletliyim.”
“Ben dobra biriyim.”
“Ben kimseye kötülük düşünmem.”
Belki gerçekten öyleyiz.
Ama insanın kendisine verdiği sıfatların hiçbirinin tek başına hükmü yok.
Çünkü iyi insan olduğumuza biz karar veriyorsak, mahkeme de bizim, hâkim de bizim, sanık da bizim.
Üstelik delilleri de kendimiz topluyoruz.
İşimize gelmeyenleri dosyaya koymuyoruz.
Kırdığımız insanı değil, neden kırdığımızı hatırlıyoruz.
Yaptığımız yanlışı değil, bizi o yanlışa mecbur bırakan şartları anlatıyoruz.
Birine haksızlık ettiğimizde kendi davranışımızı değil, onun daha önce bize yaptıklarını düşünüyoruz.
Kendimize gelince ne kadar iyi avukatız.
Başkalarına gelince de ne acımasız hâkim…
Belki insanın kendini bilmesi, iyi özelliklerini sayabilmesi değildir.
Kötü taraflarını da kaçmadan görebilmesidir.
“Ben böyleyim” deyip işin içinden çıkmak hiç değildir.
Çünkü “Ben böyleyim” bazen kendini tanımanın değil, değişmemek için bulduğumuz en kullanışlı bahanenin cümlesidir.
Ben sinirliyim.
Ben kıskancım.
Ben çabuk kırılırım.
Ben kin tutarım.
Benim dilim sivridir.
Peki…
Bunları biliyor olmak gerçekten kendini bilmek midir?
Yoksa sadece kusurlarımıza isim koyup onlarla yaşamaya devam etmek mi?
İnsan kendisini gerçekten biliyorsa, bildiği şeyin sorumluluğunu da almak zorunda değil midir?
Çünkü aynaya bakmanın amacı yalnızca yüzümüzü görmek değildir.
Üzerimizde ne varsa fark etmektir.
Yaş aldıkça insanın kendisini daha iyi tanıdığını sanırdım.
Artık bundan o kadar emin değilim.
Belki yaş ilerledikçe kendimizi daha iyi tanımıyoruz.
Sadece kendimizle ilgili daha fazla delil biriktiriyoruz.
Neye öfkelendiğimizi…
Neyi affedemediğimizi…
Nerede sustuğumuzu…
Nerede haddimizden fazla konuştuğumuzu…
Kimi kaybedince üzüldüğümüzü, kimi kaybedince aslında rahatladığımızı…
Para geldiğinde nasıl biri olduğumuzu, para gittiğinde nasıl biri olduğumuzu…
Güç bizim elimizdeyken ne yaptığımızı, muhtaç olduğumuzda nasıl davrandığımızı…
Ve belki insanın gerçek karakteri de en çok buralarda ortaya çıkıyor.
Çünkü kendimizi anlatırken hepimiz güzel cümleler kurabiliriz.
Asıl soru şu:
Hayat bizim yerimize konuştuğunda hakkımızda ne söylüyor?
Belki insanın kendini bilmesi, kendisi hakkında kesin bir hükme varması da değildir.
“Ben buyum.”
Ne kadar büyük bir cümle aslında.
Dünkü sen değilsin.
On yıl önceki sen hiç değilsin.
Sevdiklerin değişti.
Korkuların değişti.
Tahammül ettiklerin değişti.
Asla yapmam dediğin bazı şeyleri yaptın.
Asla affetmem dediğin bazı insanları affettin.
Onsuz yaşayamam dediklerin olmadan yaşamayı öğrendin.
Bir zamanlar uğruna savaştığın bazı şeylere bugün dönüp baktığında gülümsüyorsun.
O hâlde hangi “ben”den söz ediyoruz?
Belki insan kendisini bir kez tanıyıp bitirmiyor.
Çünkü tanımaya çalıştığı insan da her gün biraz değişiyor.
O eski söz hâlâ aklımda:
Biri var, âlem de bilir kendi de bilir.
Biri var, âlem bilir kendisi bilmez.
Biri var, kendi bilir kimse bilmez.
Biri var, âlem bilmez kendisi de bilmez.
Belki beşincisi de vardır.
Kendini bildiğini sananlar.
Ve korkarım insanın en uzun yolculuğu da tam orada başlıyor.
Dünyayı anlamaya çalışıyoruz.
İnsanları çözmeye çalışıyoruz.
Kimin haklı, kimin haksız olduğunu bulmaya çalışıyoruz.
Bize yapılanları yıllarca unutmuyor, insanların karakterleri hakkında hükümler veriyoruz.
Ama gecenin bir vakti herkes çekildiğinde, bütün sesler sustuğunda ve insan kendisiyle baş başa kaldığında geriye küçücük bir soru kalıyor:
Peki ya ben?
Ben gerçekten anlattığım kişi miyim?
Yoksa kendime yıllardır anlattığım hikâyenin başkahramanı mı?
Belki insan olmanın en zor tarafı kusursuz olmak değildir.
Kusurlarını saklamadan kendine bakabilmektir.
İyiliğini abartmadan, kötülüğünden kaçmadan…
Ne kendini göklere çıkararak ne de yerin dibine sokarak…
Olduğu hâliyle.
Çünkü insan kendisinden kaçabilir.
Kalabalığa karışabilir.
Kendini işe verebilir.
Konuşabilir, gülebilir, anlatabilir.
Hatta herkesi kandırabilir.
Ama hayatın garip bir huyu var:
İnsanı, dönüp dolaştırıp yine kendisiyle karşılaştırıyor.
Belki de bu yüzden insanın çıkacağı en uzun yolculuk kilometrelerle ölçülmüyor.
Bir ömür sürüyor.
Ve varacağı yer de çok uzak değil.
Kendisi.

 

✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri