Şubat 9, 2026

Bir duvar dolusu mucize

ile Ali İhsan Sivri

 

 

 

Bir tatil günüydü.

Evimizin bulunduğu sokakta arkadaşlarımla oyun oynarken babam geldi. Elini bana uzattı:

— Çarşıya gidiyorum, yengene bir sürpriz yapacağım. Hadi sen de gel.

Elini tuttum, birlikte çarşıya yöneldik.

Yengem, ilk çocuğunu — benim de ilk yeğenimi — doğurmuştu. Ertesi gün hastaneden çıkıp eve geleceklerdi. Babam belli ki onlar gelmeden bir sürpriz hazırlamak istiyordu.

Evimiz çarşıya yakındı.

Hediyelikçileri, züccaciyeleri, giyim mağazalarını tek tek geçiyorduk.

“Ne alacak acaba?” diye içim içimi yiyordu.

Derken… bir nalbura girdik.

Babam; sarı, kırmızı ve mavi olmak üzere üç büyük kutu boya ve çeşitli boy fırçaları aldı.

Eşyaları yüklenip eve doğru yola çıktık.

Dayanamadım:

— Baba, hani yengeme hediye alacaktık?

— Sabırlı ol biraz, dedi.

Kafam iyice karışmıştı.

Hediye diye çıktığımız yoldan, elimizde üç koca boya kutusuyla dönüyorduk.

İki katlı baba evimizin, ağabeyimle yengemin oturduğu birinci katına girdik.

Babam, salonun penceresiz duvarının önündeki eşyaları ortaya çekti. Halıyı topladı. Duvarın dibine gazete kâğıtları serdi.

Sonra…

Aldığı üç ana rengi, boş kutulara farklı oranlarda karıştırmaya başladı.

Olmayan renkler ortaya çıkıyordu.

Adeta bir sihirbaz gibiydi.

Ama benim aklımda tek bir soru vardı:

— Baba… yengemin hediyesi?

— Sabırlı ol, dedi yine. Bekle.

Boyalar hazır olunca, babam biraz geri çekildi.

Bomboş duvarın karşısında durdu.

Gözleriyle duvarı ölçüyor, başını sağa sola, yukarı aşağı eğiyor, eliyle hayali işaretler yapıyordu.

Yaklaşık beş dakika sonra elindeki kurşun kalemle duvara çizmeye başladı.

Artılar, çarpılar, dikey ve yatay çizgiler…

Bazıları da hiçbir şeye benzemeyen eğri büğrü şekiller…

Yengemin doğum sonrası için yeni boyattığı salon duvarını resmen mahvediyordu.

Dayanamadım:

— Baba! Yengemin duvarını mahvettin! Gelince çok üzülecek!

Sabırsızlığıma daha fazla dayanamayıp beni yanından kovdu:

— Hadi git, eşek oğlu eşek!

Ağlaya ağlaya evden çıktım.

Güya yengeme sürpriz yapacaktı… duvarını berbat etmişti.

Arkadaşlarımla oyuna dalınca olanları unuttum.

Bizim zamanımızın çocukları bilir; akşam ezanı okunmadan evde olunmalıydı.

Eve dönerken, yengemlerin oturduğu birinci katın balkonundan geçmem gerekiyordu.

Sokaktan balkona çıkan üç basamaklı merdiven, babamın “mahvettiği” duvarın tam karşısındaki pencerenin yanındaydı.

Basamakları çıkarken pencerelerin açık, ışıkların yanık olduğunu fark ettim.

İçime bir korku düştü:

“Acaba daha ne kadar kötü hale getirdi?”

Yavaşça başımı çevirip duvara baktım…

Ve…

donakaldım.

Karşımda, o güne kadar gördüğüm en büyük, en güzel, en büyüleyici manzara resmi duruyordu.

Babam, duvarın tamamını bir tuval gibi kullanmıştı.

Gökyüzünün maviliğine uzanan ağaçlar, göz alabildiğine giden bir vadi, akan bir ırmak, uçuşan kuşlar…

Aman Allah’ım…

Resmin önündeki ağaçların gövdeleri, yaprakları, kabukları o kadar gerçekçiydi ki;

insana o manzaranın içinde oturuyormuş hissi veriyordu.

Yengeme alınan hediye…

meğer bir duvar dolusu mucizeymiş.

 

 

Ustaların ne yaptığını her zaman anlayamazsın.

Hele işin başındaysan…

Duvara atılan çizgiler, yere serilen gazeteler, karmakarışık boyalar sana sadece “dağınıklık” gibi görünür.

Oysa usta, daha sen fark etmeden sonucu görüyordur.

Biz çoğu zaman sonucu değil, süreci yargılarız.

Ve en büyük hatayı da tam burada yaparız.