Sığındığın yer
Bahçenin sınırındaki otlar, sonbaharla birlikte kurumaya yüz tuttu. Yaz boyunca birbirine karışıp toprağı görünmez hâle getiren o uzun otların araları açıldıkça, rüzgârın aylardır sağdan soldan taşıyıp bıraktığı şeyler de ortaya çıkmaya başladı.
Birkaç gündür fırsat buldukça topluyorum onları.
Bir poşet parçası, kırılmış bir plastik, nereden geldiği belli olmayan ambalajlar…
O gün de elimde çöp torbasıyla otların arasında dolaşırken büyükçe bir alüminyum enerji içeceği kutusu gördüm. Eğilip aldım. Tam torbaya atacaktım ki içinden bir şıkırtı geldi.
Durdum.
Bizim buralarda küçük salyangoz çoktur. Her yağmurdan sonra taşların, yaprakların, duvar diplerinin arasından çıkarlar. Kutunun içine de birkaç tanesi girmiş olmalı diye düşündüm.
Ağzını aşağı çevirip hafifçe salladım.
Bir tane düştü.
Sonra bir tane daha.
Ardından bir başkası…
Onlarca küçücük salyangoz döküldü avucumun önündeki toprağa.
Kutuyu tekrar salladım.
Fakat ses kesilmedi.
Bu kez şıkırtı değil, daha tok bir tıkırtı geliyordu içeriden.
Kutuyu göz hizama kaldırıp ağzından içeri baktım.
Bir salyangoz daha vardı.
Ama bu, diğerleri gibi küçücük değildi. Oldukça büyümüştü. Hatta kutunun ağzından çıkamayacak kadar büyüktü.
Bir süre elimdeki kutuya baktım.
Çünkü ortada tuhaf bir şey vardı.
Bu salyangoz, şimdiki hâliyle o küçücük ağızdan içeri girmiş olamazdı.
Demek ki çok daha küçükken girmişti.
Belki kavurucu yaz günlerinden biriydi. Toprak sıcaktı, güneş yakıyordu ve o küçücük bedeniyle kendine serin, karanlık, güvenli bir yer arıyordu.
Sonra bu kutuyu buldu.
İçeri girdi.
Muhtemelen o gün onun için doğru yerdi.
Güneşten korudu.
Belki kuşlardan korudu.
Belki kurumaktan kurtardı.
Ve salyangoz orada yaşamaya devam etti.
Ama hayat da devam etti.
O büyüdü.
Bir zamanlar rahatça geçtiği kapı, gün geldi bedeninden küçük kaldı.
Onu koruyan yer artık onu bırakmıyordu.
Kutuyu çöp torbasına atamadım.
Depoya gittim, kesici bir alet aldım. Salyangoza zarar vermemeye çalışarak alüminyumu yavaş yavaş kestim. Kutuyu açınca onu çıkarıp toprağa bıraktım.
Sonra yerdeki küçücük salyangozlara baktım.
Belki de yavrularıydı.
Bilmiyorum.
Ama bildiğim başka bir şey vardı.
Elimde kesilmiş o kutuyla bir süre öylece kaldım.
Çünkü benim zihnim böyle anlarda rahat durmaz.
Bir salyangoz görür, insanı düşünür…
Biz de bazen böyle yapmıyor muyuz?
Hayatın çok sıcak bir zamanında, canımız yanarken, korkarken ya da sadece bir an önce bulunduğumuz yerden kurtulmak isterken önümüze çıkan ilk güvenli sandığımız yere sığınıyoruz.
Bir insana…
Bir ilişkiye…
Bir işe…
Bir alışkanlığa…
Bazen de kendimize kurduğumuz küçücük bir dünyaya.
Ve belki o gün, bize göre doğru olanı yapıyoruz.
O sığınak bizi bir şeyden koruyor.
Toparlıyor bir müddet.
Ayakta tutuyor.
Sonra zaman geçiyor.
Biz değişiyoruz.
Büyüyoruz.
Ama sığındığımız yer bizimle birlikte büyümüyor.
Bir gün çıkmak istediğimizde fark ediyoruz:
Bir zamanlar kendi isteğimizle girdiğimiz kapıdan artık geçemiyoruz.
İşte o zaman insanın aklına şu soru geliyor:
Bir seçim ne zaman yanlış olur?
İçine girdiğimiz gün mü?
Yoksa artık bize yetmediğini bildiğimiz hâlde içinde kalmaya devam ettiğimiz gün mü?.
Belki hayatta bazı kararları, verildiği güne bakarak yargılamamak gerekir.
Çünkü dün seni koruyan şeyin bugün seni hapsetmesi, dün yanlış seçim yaptığın anlamına gelmez her zaman.
Sadece büyüdüğün anlamına gelebilir.
Ve insan bazen hayatında dönüp şuna bakmalı:
Ben hâlâ bir sığınakta mıyım, yoksa çoktan hapishaneye dönüşmüş bir yerde mi?
O salyangozun kutuyu kendi başına kesme şansı yoktu.
Fakat bizim var.
Belki de aramızdaki en büyük fark bu.
✍️Ali İhsan Sivri hikâyeleri