Sadece yürü.. Geri kalan kaderin
Günlük taksit…
Gerçekten muhteşem bir projeydi.
Gerçi kağıt üzerinde bütün planlar muhteşem görünür. Mühim olan sahadaki gerçek uygulamadır.
Başlangıcım çok hızlı olmuştu. Daha ilk haftada 100 müşteriden taksit toplamak gerçekten güzel bir başarıydı. Fakat hayat devam ediyordu. Yeme içme, aile, günlük masraflar… Henüz gelen taksitler bu giderlerin karşısında yetersiz kalıyordu.
Evet, üç ay boyunca güzel para toplayacaktım. Ama ticaretin büyümesi gerekiyordu. Toplanan bütün para harcanırsa büyüme nasıl olacaktı?
Artık sabah saat sekizde uyanır uyanmaz mekanım Katlı Pazar yeriydi. Sanki açık bir iş yerim olmuştu. Zaten o 100 kişiden taksit toplamak, esnaflar yan yana olsa bile yarım günümü alıyordu.
Tahsilat yaptıkça müşterilerden yeni talepler gelmeye başladı.
“Hacı, hanım bir buharlı ütü istiyor. Temin edebilir misin? Senden alsak yine böyle küçük günlük taksitlerle…”
“Hacı bana bir tost makinesi lazım, ayarlayabilir misin?”
Toplanan taksit paralarıyla hem kendi harcamalarımı karşılamak hem de yeni malları sisteme sokmak neredeyse imkânsızdı. Sermayesizliğin doğal sıkıntılarıydı bunlar.
Küçük ev aletleri için Arçelik bayii olan arkadaşım Mücahit’e gittim.
“Dostum,” dedim, “bana satış yap ama fiyatı üzerinden bir indirim yap. Mesela 190 liraya sattığın ütüyü bana 150 liraya yaz. Bir de iki ay vade ver.”
Sağ olsun, beni desteklemek için kabul etti.
Böylece gelen küçük ev aleti taleplerini karşılamaya başladım. Kar marjı da fena değildi.
Ütüyü Mücahit’ten 150 liraya alıyor, 100 gün vade ile günde 3 TL’den toplam 300 liraya satıyordum.
Ama vadeli alıp vadeli satmak, üstüne bir de küçücük taksitlerle tahsilat yapmak ürün çeşitliliğini ve müşteri sayısını büyütmeyi zorlaştırıyordu.
Durumu küçük ağabeyim Mustafa’ya anlattım. Beni desteklemesini istedim.
Borç vermek yerine kurulacak şirketten %50 hisse karşılığı yatırım yapmayı teklif etti. Meçhule yatırım yaparak bana 10.000 dolar verdi.
Çok sevindim. Nihayet o sıçrama tahtasını harekete geçirecektim.
Meşhur Çevet’ime atlayıp doğru İstanbul Tahtakale’ye, Doğubank’a gittim. Arabayı küçük elektrikli ev aletleri ve mutfak eşyalarıyla hınca hınç doldurdum.
Artık onlarca yeni ürün çeşidim vardı.
Ertesi sabah büyük bir heyecanla satışa başladım. Zaten güvenini kazandığım Katlı Pazar esnafına yarım günde bütün ürünleri sattım.
Çok mutluydum.
Her gün tahsilat yapacağım müşteri sayısı 200’e yaklaşmıştı.
Artık tahsilat işlerinin bütün zamanımı alacağını anladım ve bir tahsilat elemanı almayı düşünmeye başladım.
Tam bu sırada ülkede başka bir şey oluyormuş. Ben farkında değildim.
Ben İstanbul’da alışveriş yaparken, zamanın başbakanı Bülent Ecevit’in önüne bir esnaf protesto amacıyla yazar kasa fırlatmış. Bu olay büyük bir ekonomik krizin tetikleyicisi olmuş.
Ben mutlu mutlu uyurken o gece faizler %7500 artmıştı.
Ertesi gün bir ürün fiyatı sormak için toptancımı aradığımda şok edici gerçeği öğrendim.
Daha dün 100 liraya aldığım ürün 300 lira olmuştu.
Yani üç ay boyunca küçücük taksitlerle toplayacağım paranın değeri, daha ilk taksiti bile gelmeden üçte bire düşmüştü.
Görünmeyen bir iflas daha…
Ama bunlar benim elimde olan şeyler değildi. Ben, hayallerime götürecek olan yola devam etmek zorundaydım.
Bir gün bir müşterim oğluna bisiklet istedi.
Benden istenen ürünlerin hem ebatı hem de fiyatı büyümeye başlamıştı.
Bisikleti nereden bulacaktım?
Durumu babama anlattım.
Babam:
“Tozlu Camii’nin altında terzi Mehmet Efendi var. Yazın dükkânın önüne bisiklet koyup satar. Ona git, selamımı söyle,” dedi.
Gittim.
Babamın adını duyar duymaz:
“Sen Fahri hocanın oğlu musun? Tamam evladım, seni zorda bırakmam” dedi.
Merdivenaltı üretim ama, binilecek şekilde bakımı yapılmış bir bisiklet verdi.
Bisikleti sırtladığım gibi Katlı Pazar’daki müşterime götürdüm.
İlk bisiklet satışı esnaf arasında hızla yayıldı.
Okullar kapanmaya yaklaşırken karne hediyesi olarak bisiklet isteyenlerin sayısı arttı.
Ben de bir tahsilatçı aldım ve Katlı Pazar’ın üst katında 9 metrekarelik küçük bir ofis kiraladım.
Artık bir merkezim vardı.
Bir gün tahsilat hesapları yaparken öfkeli bir müşteri elinde bisiklet gidonuyla içeri girdi.
Yeni sattığım bisikletin gidonu kırılmıştı.
Çocuğa bir şey olmamıştı ama baba çok korkmuştu.
Bu olay beni düşündürdü.
Kaliteli bisiklet satmalıydım.
Ama nasıl?
Çok sıcak bir gün sırtımda bisiklet taşırken bir pastanenin önünde durdum. Vitrindeki limonata makinesi buz gibi görünüyordu.
Sırtımda bisikletle içeri girdim, temiz bir köşeye yasladım.
Pastaneci gülerek:
— Niye binip gitmiyorsun buna? dedi.
— Abi müşteriye götürüyorum. Şimdi binip gidersem tekerleri tozlanacak, yeni hissi kaybolacak. Nakliye için araba tutmak da benim işime gelmiyor. Bisikletin iki üç günlük taksitini nakliyeye veremem. En iyisi sırtlanıp götürmek, dedim.
Yan masada takım elbiseli, kravatlı bir beyefendi oturuyordu. Sohbetimizi duymuş olacak ki bana döndü.
— Hayırdır genç, bisiklet mi satıyorsun? dedi.
— Evet, günlük taksitle satıyorum, dedim.
Bu cevap onu gerçekten şaşırttı. İlgisini çekmişti.
— Gel biraz otur, anlat bakalım nasıl yapıyorsun bu işi, dedi.
Masasına geçtim. O sordu, ben anlattım. Günlük taksitin nasıl doğduğunu, Katlı Pazar’daki esnafları, tahsilat sistemini…
Hatta elimdeki tahsilat kâğıtlarını bile incelemek istedi.
Bir süre sessizce kağıtlara baktı.
Sonra başını kaldırıp bana şöyle dedi:
— Bu kadar sıra dışı bir girişime imza atmışsın. Belli ki çok çalışkansın. Bir de dürüst olduğun yüzünden okunuyor. Ama şu sattığın bisikletler… bunlar seni bir gün mahcup edebilir.
— Haklısınız abi, dedim. Ama ben kimim ki kaliteli markaların bayiliğini alayım? Teminat isterler, referans isterler… Benim onları verecek gücüm yok.
Bir an sustum, sonra içimden geçeni söyledim:
— Aslında BİSAN’ın benden haberi olsa… beni desteklese… hem onları ihya ederim hem de kendimi…
Sohbet güzeldi ama fazla oyalanmıştım. Kalkmaya niyetlendim.
— Ben artık kalkayım abi, işlerim var, dedim.
Tam ayağa kalkacakken elini kaldırdı.
— Dur, otur bir dakika.
Sandalyesinin yanındaki Bond çantasını masaya koydu. Çantayı açtı. İçindeki kartvizitlikten bir kart çıkarıp bana uzattı.
Kartı elime alıp okuduğumda birkaç saniye dona kaldım.
Kartın üzerinde bir BİSAN logosu vardı.
Altında ise şu yazıyordu:
Marmara Bölge Satış Müdürü
Ne diyeceğimi bilemiyordum.
O ise gülümseyerek konuşmaya devam etti:
— Az önce seni dikkatle dinledim. Sonra da şu tahsilat kağıtlarına baktım. Bu işi kafanda kurmuşsun, sahada uyguluyorsun, çalışıyorsun. Üstelik sermayesiz yapıyorsun. Bu herkesin harcı değil.
Bir an durdu.
— Sana güveniyorum evlat, dedi. Böyle çalışan, böyle mücadele eden bir insanın başarılı olmaması zor.
Sonra çantasından bir dosya çıkardı.
İçinde bayilik sözleşmeleri vardı.
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
— Şimdi sana ilk etapta yüz bisiklet göndereceğim, dedi. Sana gelmesi on günü bulur. Ama senden bir ricam var.
— Buyurun abi.
— Bu bisikletleri böyle sırtında taşıyarak satmak olmaz. Bizim markamızın bir vitrini olmalı. Bu süre içinde ne yap et bir dükkân bul. Bisikletleri orada sergile.
Sonra ekledi:
— Normalde sekiz ay vade yaparız. Ama seni desteklemek için sana on iki ay vade yapacağım.
Ben hâlâ olanlara inanamıyordum.
Bir limonata molasında…
Tek kuruş sermaye bağlamadan…
BİSAN bayisi olmuştum.
Son merdiven altı bisikleti teslim edip hemen dükkân aramaya başladım.
Adapazarı’nın meşhur Çark Caddesi’nden, o yıllarda şehrin en prestijli yerlerinden biri olan Sedat Kirtetepe Caddesi’ne döndüğümde büyük bir dükkân gördüm.
Yaklaşık 17 metre vitrin, 7 metre derinlik…
Ama üzerinde kiralık yazmıyordu.
Yan esnafa sordum.
— Burası Ahmet Balcı’nın dükkânı, dediler.
Şehrin en güçlü tüccarlarından biriydi. Otelleri, dükkânları, yatırımları vardı. Kolay ulaşılan bir insan değildi. Oğulları ve ailesiyle birlikte o dükkânın üzerindeki apartmanda oturuyorlardı.
Ahmet Balcı’ya ulaşmanın en kolay yolu oteline gitmekti.
Koşar adımlarla Baltürk Oteli’ne gittim.
Resepsiyona Ahmet Balcı ile görüşmek istediğimi söyledim.
Bana biraz tuhaf baktılar.
Bir telefon açtılar.
Bir süre sonra genç bir adam geldi. Ahmet amcanın oğluymuş.
— Ne yapacaksın babamı? Bana söyle, dedi.
— Ben Ahmet amcayla görüşmek istiyorum, dedim.
— Ne söyleyeceksen bana söyle, dedi.
Ama içimde güçlü bir his vardı. Bu işi oğluyla konuşursam olmayacaktı.
— Kusura bakmayın ama Ahmet amcayla konuşmam lazım, dedim.
Bir süre sonra tekrar geldim.
Yine oğlu çıktı karşıma.
Israr ettim.
Sonunda Ahmet Balcı geldi.
Uzun boylu, heybetli bir adamdı.
— Ne istiyorsun bakalım, dedi. Israrla beni arıyormuşsun.
— Ahmet amca, dükkân hakkında konuşacaktım… çünkü ben sizin yeni kiracınızım, dedim..
Şaşkınlıkla yüzüme baktı.
— Kiracım mı? Hangi dükkândan?
— Sedat Kirtetepe’nin başındaki dükkân.
Gülümsedi.
— Orayı kiraya vermiyorum ki.
— Farkındayım Ahmet amca, dedim. Ama sanırım sen farkında olmadan benim için bekletmişsin o dükkânı.
Beni baştan aşağı süzdü.
Sonra:
— Oğlum, dedi… o dükkânın kirasını ödeyemezsin.
— Öderim Ahmet amca, dedim.
Bir süre düşündü.
— Sana bir ay şans veriyorum. Ama kirası 1500 lira.
Asgari ücretin 140 lira olduğu bir dönemde…
Ama içimdeki kararlılık çok büyüktü.
— İnşallah ödeyeceğim Ahmet amca, dedim.
Ve gerçekten inanılmaz bir şey oluyordu.
Bir kuruş sermaye vermeden:
Bir BİSAN bayiliği
ve şehrin en prestijli yerinde kocaman bir dükkân
hayatımın içine girmişti..
Bisikletler geldi.
17 metre vitrini, 7 metre derinliği olan o büyük mağaza rengârenk bisikletlerle doldu.
Katlı Pazar’da sırtında bisiklet taşıyan çocuk gitmişti.
Yerine artık hayallerini vitrinde sergileyen genç bir tüccar gelmişti.
Küçük esnaflıkla geçen onlarca denemeden sonra…
nihayet iş adamlığına ilk adımımı atıyordum.
O gün dükkânın vitrinine dizilen rengârenk bisikletlere bakarken içimden şunu geçirdim: Daha birkaç hafta önce aynı bisikletleri sırtımda taşıyarak satmaya çalışıyordum. Şimdi ise şehrin en güzel caddelerinden birinde kocaman bir vitrinde hayallerimi sergiliyorum.. İşte o an anladım ki hayatta bazı kapılar anahtarla değil, cesaretle açılıyor. Ben o gün sadece bir limonata içmek için durmuştum; ama meğer kader bana başka bir kapı hazırlıyormuş. Bazen insan gerçekten yürümeye karar verince yol da karşısına çıkıyor, insanlar da… fırsatlar da. Ve bazen bir hayatın yönü, sadece bir limonata molasında değişebiliyor.
Yıllar sonra eğitimlerde sıkça söylediğimiz o sözü ben yaşayarak öğrenmiştim;
Okuduğunuz kitaplar ve karşılaştığınız insanlar hayatınızı değiştirebilir..