Mart 7, 2026

Bir paket şekerlik umut

ile Ali İhsan Sivri

Bir şey üretmeden, bir değer ortaya koymadan geçen günler insana çok acı veriyor.
Eğer insanın zihninde bir plan, bir düşünce varsa; o boş geçen gün bile bir nevi çalışmak sayılır. Ama ne yapacağını bilmeden, çaresizce geçen günler… işte onlar insanı gerçekten acıtıyor.
Yine böyle iflas etmiş ve boşta olduğum günlerden biriydi. Bir fikir, bir umut bulurum ümidiyle çarşının sokaklarında dolaşıyordum. Hava çok soğuktu. Üşüdüğümü hissediyordum ama bir kahvehaneye ya da pastaneye girip sıcak bir şey içecek kadar bile cebimde para yoktu.
Bir çıkış yolu arıyordum… ama ne olduğunu da bilmiyordum.
Tam o sırada Orhan Camii’nden yayılan mevlüt sesini duydum.
“Bari camiye gideyim,” dedim.
“Hem dua ederim, hem mevlüt dinlerim, hem de yerden ısıtmalı camide biraz ısınırım.”
Orhan Camii’nin Anadolu kilim motifli halısının üzerine bağdaş kurup oturdum. Dirseklerim dizlerimdeydi, yüzümü iki elimle tutmuş halıdaki desenlere bakıyordum.
Desenleri bir labirent gibi hayal ediyordum.
Buradan giriyorum çıkış yok…
Oradan gidiyorum çıkış yok…
İçimden dua ediyordum:
“Allah’ım bir kapı aç… Allah’ım bir çıkış yolu göster…”
Mevlüthanın camiyi dolduran sesi devam ederken arkadan ritmik bir ses yaklaşmaya başladı.
Hışırtı…
Çat…
Bir hışırtı daha…
Yine bir çat…
Ses giderek yaklaşıyordu.
Derken elinde sepet olan bir adam sırayla herkesin önüne bir şeyler atmaya başladı. Küçük paketler…
Ben hâlâ dalmış haldeyken bir paket de çat diye benim önüme düştü.
Mevlüt şekeri.
8–10 tane akide şekeri, bir lokum… küçük jelatin paketin içinde.
O an öyle bir his geldi ki…
Sanki az önce ettiğim duaya karşılık Allah’tan gelen bir işaret gibiydi.
Gerçekten inandım o an.
Mevlüt şekeri…
Adapazarı muhafazakâr bir yerdi. Camilerde mevlüt hiç eksik olmazdı.
Çocuk doğar… mevlüt.
Okulu bitirir… mevlüt.
Askere gider… mevlüt.
Döner… mevlüt.
Evlenir… mevlüt.
Ölür… yine mevlüt.
Yani mevlüt okutmak için sebepler hiç bitmeyecekti.
O halde…
Ben mevlüt şekeri işine girmeliydim.
Paketi kaptığım gibi camiden çıktım. Doğru Adapazarı’nın meşhur şekerlemecisine gittim.
10 kiloluk akide şekeri fiyatlarını sordum.
Lokum fiyatlarını sordum.
Plan zihnimde hazırdı bile.
Büyük torbalarda alınan şekerler küçük jelatin paketlere konacak…
Mevlüt yapacak kişilere toptan satılacaktı.
Müthiş bir fikir gibi gelmişti bana.
Büyük abimin yeni açılan Katlı Pazar yerinde bir dükkânı vardı. Henüz dış doğramaları bile yapılmamıştı.
“Abi dükkânı bana kirala,” dedim.
“Ama kirayı bir ay sonra ödeyeyim.”
“Tamam,” dedi.
Pimapen doğramacıya gittim. Basit bir kapama yaptırdım. Ödemesi yine bir ay sonra başlayacaktı.
Reklam yazısından terazisine kadar dükkân için aldığım her şeyin ödemesini bir ay sonraya ayarladım.
Şekerleri, lokumları, bisküvileri de toptancıdan aynı şekilde aldım.
Birkaç gün içinde dükkânı açtım.
Tam bu sırada babam yine aynı şeyi söylüyordu:
“Bırak oğlum bu zengin olma heveslerini…
Ticaret bizim gibi sermayesiz insanlar için değil.
Bak Hacı İsmail Efendi süpermarket açtı, seni soruyor.
Maaşın olur, sigortan olur, yemeğin olur… geçinip gidersin.”
Ama ben her düşüşten sonra tekrar ayağa kalkıyordum.
Tıpkı ringde ağzı burnu kan içinde kalan Rocky Balboa’nın dediği gibi:
“Acı yok.”
Babamı üzüyordum belki… ama yine de denemekten vazgeçmiyordum.
Bu yüzden yeni işime onun adını verdim:
Fahri Şekerleme.
Bu iş beni öyle heyecanlandırmıştı ki…
Hayaller kuruyordum.
Babam bir gün beni ziyarete gelmiş…
Holdingin ikinci katındaki ofisimin bekleme salonunda oturuyor…
Tır parkına bakan camdan dışarı bakıyor…
Tırların üzerinde büyük harflerle yazıyor:
FAHRİ ŞEKERLEME
IMPORT – EXPORT
Babam tebessüm ediyor…
Benimle gurur duyuyordu.
Dükkânı açtığımda Ramazan’a bir hafta vardı.
Kapak şeklinde açılan plastik kepengin üstü rengârenk akide şekerleri, lokumlar ve açık bisküvilerle doluydu.
Üstünde de şu yazı vardı:
“Fahri Şekerleme
Mevlüt Şekeri Siparişi Alınır.”
Bütün hayal… mevlüt şekeri siparişlerine bağlıydı.
Ama o bir hafta boyunca sadece dükkânın önünden geçen çocuklar birkaç paket şeker aldı.
Ramazan girince o satış da bıçak gibi kesildi.
Hayallerimi bağladığım tek bir mevlüt siparişi bile gelmedi.
Ne doğum oldu…
Ne ölüm…
Ne askere gidiş…
Ne tezkere…
Tam ödeme zamanım geldiğinde kasam bomboştu.
Ertesi gün…
Şekerleri aldığım toptancı dükkâna geldi.
“Abi bir hafta… on gün daha müsaade…” diye yalvardım.
Hiçbir şey söylemedi.
Oğlunu aradı.
“Minibüsü al gel,” dedi.
“Bu çocuk bu işi yapamaz. Malları kurtaralım.”
Yarım saat sonra oğulları geldi.
Pazarın ortasında minibüsü dükkânın önüne yanaştırdılar.
Yangından mal kaçırır gibi tüm ürünleri minibüse doldurup götürdüler.
Ben ise orada duruyordum…
Gözlerimden birkaç damla yaş akarken.
Aslında ürünleri götürmediler.
Hayallerimi götürdüler.
Babamın bir gün gurur duymasını…
“Aferin oğlum” demesini…
Hepsini alıp götürdüler.
Bir kez daha başaramamıştım.
Minibüs gittikten sonra dükkânı kapattım.
Ellerim cebimde, gözüm yerde saatlerce dolaştım.
Sonra başımı kaldırdım.
Derin bir nefes aldım.
“Bu kez de yolu bulamadım…
Ama bulacağım.”
Ve yeni hedefler bulabilmek için dükkânı teslim etmeye gittim…
O gün minibüs şekerleri aldı götürdü ama içimdeki inancı götüremedi.
Çünkü ben artık biliyordum: İnsan bazen yolu bulamaz… ama aramaktan vazgeçmediği sürece o yol bir gün mutlaka karşısına çıkar.