Nisan 17, 2026

Gemileri gerçekten yaktığım gün

ile Ali İhsan Sivri

Bazen insanın karşısına bir kağıt çıkar…

ve bütün inancını sorgulatır.

Yeni işimde heyecanla, mutlulukla çalışıyordum.

Artık hayatımın işi olacağını düşünüyordum.

Bir gün…

bakkallar odasından bir zarf geldi.

Yeni bir uygulama başlamıştı.

Bakkal açabilmek için artık çıraklık eğitim merkezinde 7 ay kursa gitmek

ve mesleki yeterlilik belgesi almak gerekiyordu.

Ama halihazırda esnaf olanlara bir hak tanımışlardı.

İstersem…

hiç kursa gitmeden, sınava girmeden

bu belgeyi alabilecektim.

Bana bunu tebliğ ediyorlardı.

Belirli bir tarihe kadar gidip almam gerekiyordu.

İlk geldiğinde…

çok da umursamadım.

Kağıdı aldım,

masamın üzerindeki sümenin altına koydum.

Ve unuttum.

Haftalar geçti.

Bir gün telefon çaldı.

Bakkallar odasından sekreter Nuray Hanım’dı.

“Ali Bey,” dedi,

“size tebliğ etmiştik ama yine de hatırlatmak istedim.

Yarın son gün. Gelin belgenizi alın… dursun kenarda.

Bir daha bakkal açmam demeyin… lazım olur.”

Duraksadım.

Telefon kapandıktan sonra

sümenin altındaki kağıdı çıkardım.

Ve… düşündüm.

15 Ekim 2002’de katıldığım o toplantıda

bu işin hayatımın geri kalanındaki tek iş olacağına karar vermiştim.

Herkese şunu söylüyordum:

“Bu dünyanın en büyük fırsatı !.

Böyle bir iş varken başka bir şey düşünmek bile akıllıca değil.”

Peki o zaman…

👉 neden duraksamıştım?

Neden o kağıdı gelir gelmez çöpe atmamıştım?

Neden sümenin altına saklamıştım?

Bilinç altımda bir korku mu vardı?

Yoksa güvensizlik mi?

Kendi kendimle çelişmeye başladım.

Aylardır insanlara inançla anlattığım şey…

gerçekten benim inandığım şey miydi?

Yoksa sadece söylüyor muydum?

Göğsüm daralmaya başladı.

O gün ofiste yalnızdım.

Kapı zilinin pillerini söktüm.

Cep telefonumu kapattım.

Ofis telefonunun fişini çektim.

Kimse gelmesin istiyordum.

Ofisin içinde dolanıp duruyordum.

Kafamın içi susmuyordu.

“Ben kimim?” diyordum.

“Söylediğiyle yaptığı bir olmayan biri mi?”

Eğer o belgeyi gidip alsaydım…

kimse bilmeyecekti.

Ama ben bilecektim.

Ve “gemileri yaktım” dediğim şey…

ustaca söylenmiş bir yalana dönüşecekti.

Mini marketimi yok pahasına devretmiştim.

Arkamı dönüp bakmamıştım.

Ama…

o küçücük kağıt parçası…

bütün bu hikâyeyi sorgulatıyordu bana.

Kendimden şüphe etmek…

İnsanın ruhunu sıkan en ağır duygulardan biriymiş.

Akşam oldu.

İş hanı boşaldı.

Herkes gitti.

Ben gitmedim.

kattaki ofiste kaldım.

İki şişe şarap aldım.

Sarhoş olmak istiyordum.

Düşünemeyecek kadar sarhoş…

Ama olmadı.

İçtim…

yine düşündüm.

Sabaha kadar o karanlık ofiste

ay ışığının altında dolaşıp durdum.

Gün ağardı.

Pencereden insanları izledim.

O insanlara ben umut olacaktım.

Yol gösterecektim.

Peki benim içimde bu çatlak varken…

ben nasıl onların karşısına çıkacaktım?

Saat sabah 9’a geliyordu.

Başım ağrıyordu.

Midem bulanıyordu.

Lavaboya gittim.

Yüzümü, başımı yıkadım.

Sonra kendime bir shake yaptım.

Büyük bir bardak bitkisel çay koydum.

Takviyelerimi aldım.

Ve oturdum.

Düşündüm.

“Gemileri yakmak” ne demekti?

Yarım saat…

Sadece bunu düşündüm.

Sonra şunu fark ettim:

👉 İhtimalle olmazdı.

Ya bu yol yürünecekti…

ya da hiç başlanmayacaktı.

“Olursa devam ederim, olmazsa bırakırım” diye bir şey yoktu benim kitabımda.

Bu yolun ortası yoktu.

Ürünlerin kanıma işlemesini bekledim.

Sonra…

masanın üzerindeki o kağıdı aldım.

Parçaladım.

Ve çöpe attım.

Kapının zilinin pillerini geri taktım.

Telefonları açtım.

Ve ayağa kalktım.

Hazırdım.

Üyelerimi aramaya başladım.

Enerjik, inanç dolu, kararlı bir lider olarak.

Ve o gün şunu hissettim:

👉 Aslında ben…

o gün başladım.